7 Ekim 2011 Cuma

YAĞMURUN SEVDASI


Yağmurun elleri vardı tutunduğum ıslak ve kaygan,
Yağmurun yüreği vardı sevdasına çocukça vurulduğum...
Bir yalnızlığı dillendirir gibi yanaşmıştı gözyaşı ile yanağıma,
Ağlayınca sızısına usulca ortak olduğum benden pamuksu sesi vardı...
Cana değer hüznü vardı özlemlerden sebep çağlamaya meyilli
Cana değer yağmurlardı kapmıştı semayı,
Kah Bulutlu kah sisli kederden
Gönülleri seller kaplamıştı inceden...

Ey yağmurdan ortağı olduğum elemli sevgisine,
Ey ferahlığı kuraklık bilen ve sevgisinde hüzünlü seslere gebe,
Geçilir sellerde de varılır başka kıyılara
Teslimse yeter diye sevdanın düşüncesi nehirlere
nehirler gelgitler yaratmaz bende hiç varmaz an bile uzağına...

Seyretmek güzeldir yağan yağmurlarda hüzünden sevgiyi
de hapsolmaz bendeki yürek nehirlere
döner de gider denizlere.
varmaz hiç derelerin sevdalı yaşlarına
uçar göçmen kuşlar gibi sevdanın enginliğinde
sığmaz nehirlere
aşar gider okyanus olur,
dönüşür hiç bilinmedik kimselere...
Yolcu olur göçmen kuş olur sevenden başkası olur
varmaz bir daha yağmurlu günlerdeki nehirlere.


8 Şubat 2011 Salı

BaĞ BoZuMu GüNLeRiNdeYiM



Günümü bağbozumu hayalleri kaplamakta bu günlerde… Günümü baharın taze bereketini yağmur taneleriyle yeryüzünü hayra sarmaladığı günler sonrasındaki çekirdeklerden, tohumlardan meyvelerin yemişlerin topraktan fışkırdığı günlerin hayaliyle geçirmekteyim…
Üzüm ağaçlarının her bir yaprağın altına gizlediği, yeşilin envai çeşit tonlarının toplandığı, bir yaprağın altına gizlediği salkımlarca üzüme, onun toprağına, rengine olan özlemi, hayaliyle dinginleştirme günlerindeyim…
Bağbozumu günlerinde bahçelerdeki üzümlerin sepetlere dizilmeden, dalındaki sabırlı ve metanetli bekleyişi, özünde barındırdığı mucizeyi, her şeyin ilk bakışta doğal gibi göründüğü aslında düşününce teferruatta onlarca maharetli elin üstüne değerek, can gibi, cana değer salkımlara usta ressamları imrendirmek için dizilmiş üzüm taneleri gibi gözlerimin önüne seriliyor. Gözlerimin önüne seriliyor emekle sabırla duraksız ve amaçsızca beklenen salkımlardaki yaz gibi bahar günleri...
Parmakların hali anlatmakta zorlandığı, de hadilerin seslerin duyulduğunda...
ta eskilerden ve belki çok öncelerden cebe ısrarla tutunmuş bereketli bozuk paralar gibidir tatlı anılar ki hepsi bağbozumunda salkımlardan damaklara tane tane düşen üzümün lezzetine benzer..
Benzer lezzetler katar damaklara, yüreklere saf saf dizili üzüm ağaçlarının olağanüstü görüntüsüne değer,ve belki daha fazlasını yükler düşüncelere, lezzetini katmerleştirerek katlar.....
Bağbozumu günlerin özlemindeyim bugünlerde… Dünden kalmış ,yürekte taze sıcacık hatıraları anımsattığından mıdır yoksa süslü, üzerine parıltılı taşlarının serpiştirildiği mücevherlerin zamanla kaybolduktan sonra bakiyesi olan metal zevatın kalanı gibi basitte, gösterişten ve dünya yalanlarından sıyrıldıktan sonra bize kalan gerçek değeri anımsattığından mıdır bilmem zaman geçtikçe, takvimler eskidikçe değerlenen yılların sonrasında bulunmaz tarihi bozuk paraları anımsatır bana...
İlk haldeki değeri miktarda çoklara tekabül etmese de zamanla gönüllerde kolayca sığınan, gönüllerde hiç yıpranmamış ve değişmemiş değeriyle karşılık bulan hatıralarını, belki saniyelik anıları anımsatır bana bağbozumu günlerinde üzüm tanelerinin damaklara kattığı tat....
Hem her baharının gölgesinde şifalı yer bulmak üzere sabrın, insanın kendi halinin yolcusu sebatın kanıtı gibi durur yaprakların altında mevzilenmiş, yaprakların altına gizlenmiş binlerce başka başka günlerin kendine panayır yeri eğlencesidir salkımlar, ve onun neşeli üzüm taneleri...
Bir günü hatırlayınca eskiden, dünden sanki üzüm yaprağını kaldırır gibi bir tatlı hatıra, düne dair bir tebessüm umarken bir üzüm tanelik tadı yad ederken bir saklım lezzeti karşında bulur insan.
Cebe sığınmış, cepten kalmış bozuk paralar gibi o üzüm tanelerine sığınmış hatıralar hiç harcanmaz, tüketilmez kulaklara her bozukluk şıkırtısında dünden gelen senfoniyle bir ömür üzüm yaprağının altına gizlenmiş salkımlarca üzümlük tadı dilin her bir yanına tattırır, düşünceye huzur katar, neşeye kederden çark ettirir engin denizlerde emektar kaptanın gemisini elleriyle hükmeder gibi, vira tornistan yönümüz tatlı günlerden yine tatlı günler dercesine....
Ben evvel zamanda yaşarken insanın hayatı aslında kıymet vermesi ne demek bilmezdim...Bilmezdim geçmişin geleceğe yön vermesi ne demek bilmezdim....
Üzüm salkımlarının yüreğimdeki bana anımsattıkları, yönü kaybolduğunda insanın, her açmazlara düştüğünde, dününden, dündeki sevgiyle bulanmış dost seslerinin yarına ışık tutacağını bilmezdim.
Dilimde her bir bahar türküsü, mahzunluğa düştüğümde hep bir taze üzüm bahçelerinin sevdalı özlemi döner dururdu da bilmezdim nedenmiş bendeki halin sebebi...
O halin esasen sesleniştir kıymetini yüklemeye hem düne hem şimdiye hem de gelecekte belirsiz günlere....
O hal elinde kırık mızrabıyla, yarım kalmış bestenin o en can alıcı yerinde ilham perisinin , umut düşüncesin kendinden gittiğinde yarına hayırla bakabilmenin , yarını o türkünün o en can alıcı nakaratıyla kendine dönebilmeye cesaret veren haldir....
Söylerken türkümü "dağlar başını aşam gidem bana gurbet vatan ellere,
başımdaki dumanı döksem gözyaşım diye derelere....
Tırnaklarımın üstünde sekeyim bedenimi vurarak tepelere,
Göreyim bana uzak vatanı,
Böyle yağmurludur gece,
Böyle yağmurludur,
Her gurbet sızısı yüreğe düşünce.
Ufka uzanmış sıla resmi,
Gözlerim dalsa da geceye,
güç gerek aşmak için yüce engin dağları,
Görmek için bana gurbet vatanı..."
Kalınca sessizliğimle yapayalnız çıkarmalı cebindeki bozuk paralı,
ve o tatlı anıları damağında salkımlarca üzüm tanelerinde tatmalı....
Bir yol varsa eğer, dünden yarına giden, ve bir yol var eğer insanın küheylanı durduğun ıssızlıkta demenin dehler, dehler kükremenin tereddütsüzce harcamalı yüreklerdeki bozuk paraları.
Kaldığımda türkümün tam ortasında yapayalnız, kaldığımda şüphede harcarım bozuklarımı ve türküme üzüm lezzeti katar söylerim türkümü ve atıma dehler kükrer, dörtnala sürerim atımı... Bir yol bulur çıkarım ıssızlıklarımdan küsmeden benden uzaklara yol alan ilham perisinde, düşerim hayat yolculuğuma daha bir emin daha bir güvenle bakarak yoluma, türkümü o en dinginleştirici nakaratını söylerim varırım dünden yarına.
            Bağ bozumu günlerdeyim bu günlerde. Baharı özlemle oluk oluk dizili üzüm ağaçlarının saf edilmiş hayran edici algısını anımsayarak bendeki biçili özlemi, bendeki biçili söylenmemiş, yarım kalmış, yolda kalmış küheylanı dehler kükreyerek yarına hayırla çıkma telaşındayım belki de.
cebimde onlarca bozukluğun şıngır mıngır senfonisiyle her yarım kaldığımda söyleyecek, söylenecek sözüm var benim... Salkım tutar gibi sevdanın tatlı hatıralarının ellerinden tutan dost sesleri var ellerimi tutacak, bendeki özlemin metanetli dinleyişi var o ezgiyi...
Sevdiklerimin sesi var cebimde, sevdiklerimin bakışı, sevdiklerimi gözlerine çakılan bakışları var bozuk paraların tura yüzlerinde...
Bildin mi diye sorarsa içimdeki ses sesime bildim der şimdilerde bu hal nedir ve nereye gitmektedir şimdi...
Bu hal bir sevda türküsünden gelip, küheylanına dehler kükreyip hayat ışına yol almaktadır. Bu hal bir ömür sürüp, ruh elmasının can özüne vedasına kadar da sürüp de gidecektir.
Gidecektir de cepteki seslerinin gizini ne benden başka kimseler bilecektir ve ne kulaklarımdaki ezgiyi işiteceklerdir.
Bağbozumu günlerindeyim bugün.
Bendeki hal bir bağa gizlenmiş binlerce salkımdaki milyonlarca üzüm tanesinin sus seslerinde dinlettiği melodi gibidir.
Bendeki hal bir bağa gizlenmiş binlerce salkımdaki milyonlarca üzüm tanesinin manası sus seslerinde dinlettiği melodi gibidir..
Diyemem ondan özlemde çok, sevdada çok, yürek yakan notalardaki bendeki çok hali...
bilsinler gayretinden de uzağım ....
Bilsinler gayretinden uzağım yüreklere işli hali...
            Bağbozumu günlerindeyim bu günler de der sızar yüreğim kendince....
Üzüm tanelerim, salkımlarım, bağım bozumu olup yüreğime işlenmiş üzüm tanelerim anlasın dilerim bendeki hali....
Anlasın sadece üzüm yapraklarına gizlenmiş sevdasında, özleminde salkımlarca çok olduklarım....
Sadece onlar anlasın...
Bağbozumu günlerdeyim....

31 Ocak 2011 Pazartesi

KapAlıyız Hasım Bey


Canım bugün hiç çekmiyor vuruşmayı… canım hiç bugün mevzilere koşup siperlere uzanıp artsız mücadelelerin hesabına kaydolarak çarpışmayı çekmiyor…az evvel yerindeyken takatim, yerindeyken inancım çekseydin kılıcını, savururduk semada, bu işin sonunda ya sen ya ben diyerek can özlerini nişan alarak keskinliğine kaftanlar biçerek mücadele ederdim….
Çekmiyor gerçekten canım şimdi ince acılı sözler sarfederek laflar söylemeyi, çekmiyor kaşının altındaki göze tühler çemkirmeyi, her heceden iğrençliklerini sergilemeyi, kıl köklerinden kanlar çekmeyi çekmiyor inan gerçekten canım…
Kapalıyız Hasım Bey şimdi gelgitlerin yıkıcılığına, kapalıyız saflar kurgulayarak bizlere karşı sizlerin zoraki ittifaklar kurmasına zamansızız. Ne mükemmeliz yalanlarını inandırmak için dil oyunu efsaneler üretmeye ve sizin ne aşağılık basitçi iğrençlik abidesi olduğunuzu ikna etmek için hafif meşrep heykellerinizi dikmeye hazırlıksızım.
Yorgun parmaklarımı, bitkinleşmiş gözlerimi, gürültülü bilgeliklerimi harmanlayacak cesaretlendirecek hiçbir nedenim yok bugün….
Bugün hamlelerine cevap vermeye yok niyetim….
Bugün tırnaklarından fışkıran irin damlalarına karşı üzerine atılacak pisliği biriktirecek zamanım, gayretim yok. Ne hamlen dokunsun , ne pisliğin, yeter uzaklığında yer bulmak bana..
Bugün hamlene karşılık vermemek, sözlerine yanıt vermemek,  bulanık sözlerini duymamak zaferdir bana…Zaferde umurumda değil, seni alt etmekte…İnsanların ne düşüneceği de umurunda değil….
Sen kazandın, sen kahramansın, sen zaferdarsın…
Yeter ki bulaşma bana, yanaşma saflarıma… yeter ki üçün beşin hesabına dahil etme bana ait maneviyatı… En başarılı, en bilge, en akıllı ve en bilmem ne çeşit mükemmellik ifadesi sıfat tamlaması sana ait olsun bugün…
Kabulüm hepsi…
Kabulüm ne dersen…
Yarın...
Yarın canını okurum nasılsa…

8 Kasım 2010 Pazartesi

Türkülerin YüRekLendirdiği AdaM




Ben hiç görmedim dinlerken türkülerin, dil yumuşaklığında mırıldanılmış şarkıların, retinalara yazılmış, gönül sayfalarına sessizliklerde işlenmiş kalp titrekliğini yüreklendirmediğine.
Ben hiç görmedim karanlık gecede kulaklara temas eden dost seslerinin parmaklarda salınımlara yol açmadığını ve hiç kimsenin yaş pınarında akışkanlığı arttırmadığını bahsedildiğinde masal prenseslerini samimiyet çatısını aşan sevda türküleriyle öptüğünde prensin.
Can nefsin her kapısından akarak geçer... Can nehir gibi bendini aşınca daha şiddetli aşarak ve dahasında daha yeni sınırlarını aşkınca yıkarak geçmeyi diler... Piri fani kapıda bekleşirken son durağı belki de imtihanlarda cenneti diler, cennet umarak neresindedir eşiğin, eşiklerinde bekleştiği yer neresidir unutur....
Ben hiç duymadım kalın puntolarla kurşuni kalemlerle parşömenlere yazılanları silince kalan yeni sayfalar gibidir, taze izsiz ve geçmişsiz.
Sanan aldanmalardadır da cennete vardığına kanmaktadır.
Rüyalardayız ya nasılsa... Rüyalardayız ya masal günleri gibi inanılası değil tüm bunlar... az sonrasını hayırlar umarak beklemeye tahammülü olmayan serseri mayınlar gibi patlama anını heyecanlarda bekleyecek, sabrı yok gibi çatacak nesneler gözetliyoruz...
Türkülerin yüreklendirdiği ve can taşıyan adamın nefsinin hoyratlığında gününü cennetlerde taşıdığına kanışı esasen sebebidir sabırsızlığının ve esasen anı beklemekteki aceleciliğinin nedenidir...
O garip halden sığınarak sığınılacakların sahibine dese de can canlar dilemektedir, herhalde ve her halinde hayır dilemektedir diye fısıldamaktadır,değildir kısıtsız ve dahasında değildir sınırsız, metanete bilenmektedir.
Ve denilse gerçekten de bu parşömen yenidir, ilktedir, ilkçedir... günü daha görmemiş, günü yaşamamış ve dahasın da sonrası yenice yazılacaktır hesaba,yenice bakiyesi tazece tutulacak..... neler diyecek öyle olsa türkülerin yüreklendirdiği, can taşıyan adam canlarına neler ve pek çokça neler...
Giz kapısını aralayarak hanelere ilişecek, esenlik rüzgârlarından bahsederek lodoslarla semtlere esenlikler ve ferahlıklar getirecek, canlarda bir olacak, birde fani olacak, tadacak tadılmayanı, tattıracak masal kahramanı gününü yaşatacak niyetlerin kabul anlarının derecesinde...
Hal hayra gebeyken ve günde doğmuşken der adam gün aydınlık olsun, yastığım altında pamuk tarlaları ve denizler enginliğinde huzurlara yelkenler açsın...
Alınmaz sözlerinin gittiği yere, geldiği yerlere varsın yanlışlar da gelsin... yanlışlarda uğrasın değil miyiz ki insanlardan insan, değil miyiz ki taşıyanlardan canı ?
O söz bende, bu söz sende... geçer ömür geçerde niyetlerdir kalan baki bize.. niyetlerdir taşıyan bizi geleceğe....
Denecek bir söz varsa der ki belki yoktur yarın... Der ki belki yarına kalanlardanız artsız...
Sözlerimi söylemekteyim adamca niyetlerle, söylemekteyim anam yollarıma bakarsa hayırda görsün diye beni...
Ve belki uyanmalardadır uykulardan...tatlı dilli, ceylan gözlü bir adamdır diye umulduğundan nerelerdesin sözleri beklemekte hayra yormak için rüyaları.... Sinelere sinmiş gizli yarelere merhemdir diye klavyelere baskılanmış dua diye kurulmuş satırları kurgulamaktadır.

    Geldi adam sunmak için, geldi söylemek için gemiler kaçmadan sevdiğini,çıkıgeldi..
gerek yok saymaya, gerek yok bakmaya cevap diye söylenip söylenmediğine....
can bendedir, ben canda...
    Bir bindir yürekten söylenince sevdiğine sözler...
    Biri bindir gözlere yazılan dökülünce sayfalara....

Ufukta Gökkuşağı Filmi




Dertlere derman sözleri harmanlayarak bir bağ üstüne oturduk dün. Nemlenmiş toprağa serilmiş plastik zevatın üstünde sıcaklılara kavuşturunca bedenleri, hissettik meğer bizimmiş bağlar üstü. Bağlar üstünde doğmuş, bebekliğimizi, gençliğimizi geçirmiş gibi hissettik sığınacak ev misali yer bulunca. Sandık ki bir zaman sonra kader buyruğuyla geldiğimiz bu yer ata toprağıdır, ata toprağı kokmaktadır. Babamın köyü, ata toprağı gibi geldi bağlar üstü görünce tepeleri sarmış, yollara prangalar vurmuş, insan ruhundaki azabı yansıtır bulutları görünce üst üste yığılı halde.
Baba toprağına olan o sadık özlemi genzinde ılık sıcaklıkla geçirmeye çalışan gurbet adamının bilme ızdırabıyla bakındık Bağlar üstüne sonrasında. Dikkat ettik her ağaca, kıvrımlarla vadiden dolanarak barajlara yol alan derelere, çobanlara ve kuzulara, koyunlara. Bakındık sert inişli, dik vadilerle dantel gibi ince nakışlara işlenmiş, her birinin on binlik yapbozun tanesi gibi bileşince algıda hayranlığı zorlayarak üstüne kalp titrekliği veren manzaraya.
Karadeniz koktu burnuma taze yeşil kokulu, denizin soğuğu vurdu yanaklarıma, yanaklarımın kızıllığında bakıntım köyüm neresidir? Neresidir dedemin evi çocuk oynayışlarımı hatırladığım, neresidir Yalaktarla yolu, Neresidir göl manzaralı Çelen Çukuru bakıntım.
Süzdüm vadiyi şöyle bir….Ve gördüm hissettim memleketimin cennetini. Başkalıklar sardı, hüzün aldı. Yakın mıdır rahmetli dedemin mezarı, yakın mıdır o yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı emektar dede evi….Bir gönül rahatlığı gereği için bakındım. Benzettiğim birkaç yeri, umursamayarak gidecek, yakından görecek hayırlar dileyerek özlemlere, ata toprağı özlemlerine sular serpip dinginleştirecektim hatırlamasaydım fermanlara konu olan, saatlerde ol deninler mevkilerin dışında olduğunu hatıraları, özlemleri alevlendiren bahçelerin, evlerin.
Bu yükseklerde olma, duygularda aldanmaya mı zorluyor bilmiyorum. Bu yükseklerde ufka bakmak, büyük okyanuslardaki gel-gitlerden daha elim dalgalanmalarına mı sebep oluyor duyguların bilmiyorum. Bir bakmışsın seher vakitlerinde yürek yurtlarından gurbetlere yol almış sanırsın kendini, bir bakmış hüzünler çökmüştür dağlara, ketum heykellere dönmüştür beden sade bakan görür, yüreğiyle konuşanlar anlar halinden.
Ve bir bakmışsın ıslatırken şiddetle yağmurlar toprağı taze hüzünlere gebeyken, bir yandan bulutların arasından süzülerek bakan güneşle bahar neşesi gündedir hisler. Karışık, işte tamda budur denilesi ruh halinin dışında başkalaşır insanı yükseklerden bakarken… İnsana dair duygular zihinlerden hızla akmaya başlar, kalakalırsın duyguların film karelerinde oynayışına bakarken ufuk hattında, hem ağlamaya niyetlenir, hem keyfe döner hem de cebinde getirdiğin sendelikleri bozdurma fırsatı bulursun…Bulursun da az sonralarında belki ürkekçe çekerek gözlerini usulca durulursun birden, dört nala giden küheylanları dizginlemek için,hoplar kükrersin kendi haline bakmadan.
Böyle bir hal işte tam da o en güzel, o en lezzetli anları yakalamaya başlamışken kestiremeyince az sonrasını, mis heyecanlardan belki ufkun ilerisinde uçurumların var olma olasılığından korkularak, dahası hayır rüyadan korkuyla, dehşetle uyanılacağın şüpheyle uyanılmaya ayılma gayret eder insan.
Adamsa o anları fırsat kollar… Adamsa o anlarda gökkuşağını arar. Yeter ki kızıllaşsın göz kapakları, yeter ki griye dönsün ten, duymayacak hale gelsin kulaklar, duymaz hale gelsin başka sesleri, seyreder ufuktaki kendini ruhunun, düşünün yazdığı, başroldeki kendi gönül hanesindekilerin olduğu filmi, hazırdır ne olursa, nasıl olursa filmin sonu, bilmek ister.
Yükseklerde dalınca ufka izlediğim başkadır her defasında. Başka başkadır senaryoları, başka başkadır sonları, bendeki başka oyuncalar bürünerek başka kimliklere sesler söylerler seslere, neşeden dem vururlar bazı hüzünden, bazı bitmeyen dünya işlerini bitiriverirler, tazelikler saçarak semaya gökkuşağının yedi renginden biri olurlar… Geçmişten geleceğe yol olurlar gizleyerek gökkuşağının altında tonlarca altından insan olma keyfini.
Servettedir gönül, servettedir adam bilince, izleyince matinelerce gökkuşağı filmleri… Cesurdur, onurludur ve dahasında huzur bulur, yanakları ıslatınca yağmurlar, bulutların yorgan gibi sarmaladığı bulutların altında, yedi renkten kendini aydınlıklarda bulur.
Ve aslında ceptekilerin alamacağını bir çırpıda kendine bulup, döner gerçeğe…Döner gülerde geçer yağmura, ıslaklığa, kontrol edilemeyen titrekliğe…Güler de geçer….

28 Ekim 2010 Perşembe

Yazmak dEğİL mEsELe



Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...
Mesele hakkını vermektir sözlerin. Bazı sözler hafiftir hisleri yazmakta bazı hisler hafiftir yazıda. Bir yol olmalı, denmeli, ağır hisleri anlatacak ki hafif kalmasın sözlerde, satırlar adamdaki.
Üç satırda demek mümkün bazı yağmurlarla geleni,bazı baharlarda açan çiçekleri ve beslediği taze doğumları mümkün değil üç günde anlatmak, besmelesine gelmek hiç mümkün değil ömrün üç günü....
Ömrün üç günü;
Dünü,
Bugünü,
Yarını sürer de gider.
Kıymette sözlerin hakkını veren gönül üç ömür gününde pahanın hakkını teslim edendir,bilendir emaneti canda,can yarelerinde,sakınır ellerden el sözlerinden.Ve hatta beynini kemiren şüphelerden ve ürettiği acabalara güvensizliklere yem etmez,kendinden bile korur saklar annenin bebesini koruduğu şefkatle....
Ve denecek sözlerin en kıymetlisi sanır ki adam en bilge şairlerce, yazarlarca denecektir, en edebi ve en ağır edebi anlatım kurallarını geçerek aday olacaktır bilmem ne yazma payelerine ve o payelerden birini kazanlardan birinin olacaktır.
Aldanır adam....
O en kıymetli, en güzel anlatımlı, en etkileyici ve en güzel sözlerin söyleyeni yoktur ve o ifadeler hiç söylenmemiş, hiç yazılmamış, hiçte yazılamayacaktır da.
Çünkü o sözler anlatılır sessizliklerin tam orta yerinde. Sessizliklerin kol gezdiği anlarda sadece onu anlayan yüreklerce duyulur haykırışlar, sessizliğin hafakanlar bastığı anlarda fısıltılarla sevgiler, çaresizlikler ve bilmem ne çeşit insani duygular büyük harflerin tonundan daha yüksekçe duyulur, yüreklere işlenir, hanelerde payelenir.
Bazı bir bakışla, bazı bir dokunuşla ve bazı bir damla yaşla ve bazı seslere sessiz kalarak, bazı bir kâğıda sıkıştırılmış notla söylenir bu sözler...
Bazı istikamette olan arif adam tavrıyla algılanır sözler, bazı hayâdan nasip almış bir biçarenin çaresizliğinde gizlenir, bazı yüreği saflıkta ve samimiyette katmerlenmiş bir adamın utangaç hallerinde ve bazı sıradanlığa sığınmış basit, temiz yürekli adamın yüzünde yazılıdır, okursun duyarsın habersizce hiç vakitler ayırmadan.
Hiç özen göstermeden mekteplerin hangi sınıfına kadar okumuş ve hatta hiç kalem tutmamış olsan dahi tam olarak ilişir düşüncelerine insanın, kavrar ve zamanla gayretler sarf etmeden bir bakmışsındır bu öğrenişten alışkanlıklar peyda etmişsindir zorlanmadan, başkalaşmışsın.
Ve tastamam işlersin bu sessiz sözleri yüreklere, ne olursan ol, ne sıfatta ne makamda ve ne hali beşerde olursan ol bilinç altına bilgisayar kaydı gibi kaydedilir ve silemezsin kaç bin defa unut diye fermanlar dilesen de beden hanendeki maddi, manevi hanelerinden. Ruhlar ve bedenler kabul etmez hiç bir formatı, insan kanunu ve bilmem ne çeşit kalıbı ters geliyorsa  sessiz çığlıkların öğrettiğine.
Tartamazsın, anlayamazsın bazı kantarlarda kaç bin tona tekabül ettiğini. İlaç gibi, Lokman Şurubu gibi sonralardan çıkar etkileri. Sonradan çarpar yürekleri, sonradan allak bullak eder düşünceleri, sonradan değiştirir etkisine kapılanı, hayat algılayışı yeni bir hayat yaşanıyor gibi değişir, başkalaştırır insanı.
Bu deyiş, söyleyiş, anlatma yolu peygamberlerin, bilgelerin, liderlerin ve kalp, gönül adamların kendilerini ifade yoludur. Bu deyiş Yunus’ların, Mevla’naların  deme yoludur. Bu yol hüznü cebinde gözleri yaş dolu olanların, bu yol pek büyük erdemi kalplerine sığmayacak kadar perçinleyenlerin yoludur. Bu yol dünya işlerinin basitliğine menem çeşit maddi olguya zerre değer vermeyen ariflerin, gönül adamı safi yüreklerin doğalca bildiği, ırmakların denizlere kavuşma arzusu şiddetiyle dillendirdikleri, insana ait en güzel melekeleri kendinde toplamışların sessizliklerini dillendirme, seslendirme yoludur.
         Bazı hayalperest denir bu dilde konuşanlara, bazı deli ve bazı maceracı ve bazı meczup ve bazı aşık, toplumca hoşluk ifadesi sınırının ötesindeki sıfatlarla anlaşılmayınca dilleri başlarda. Başlarda öyledir hep önceleri yuhalanır, aşağılanır bayağılanır ve garipsenme fantezileri tatbik edilir anlaşılmayınca dilleri, sınırlar, makamlar, hoş görü kısırlığının bile dışına itelenirler, sayılmazlar adamdan itibarda görmezler önceleri.
         Arifler bilir kıymetini, gönül adamları, gönülden konuşan üçü beşi düşer peşine gönül diliyle, gelecek diliyle anlatan bilgelerin ardına. Kimi öğrencisi olur, kimi yardımcısı, kimi aşığı, kimi doktoru, kimi bilmem ne vazifeyi fırsat kollar ya ayaklarının tozuna müptela olur, gölgelerinden dinler sesleri dolaşırlar dünyayı aşıkca, geçerlerde vazgeçmelerden bir yoldan yollara nehirlerde damla olmaya gayrete hayretle coşkun olur, geçerler geçitlerden kah giderler zordur pek zahmetlilerinden, kah geçerler gülerek bu da tat denerek sulunun envai çeşit zevklerden.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...Mesele Yunusca, arifçe anlatmaktır sözleri…Can vermek anlattığına ve o sözlerle hayata hayat katmaktır usulca.Sulu günlerde susuzluk, güneş kavuruculuğundan serinlik vermelidir anlatılan. Bir nefeste çıkarmalı yüce engin yüksekleri, ve bir nefeslik anda tartılarda dünyanın merkezine çakmalıdır düşünceleri.
Tadılmayanı bildirirken bizden, bu dünyadan bilmem kimin felsefesinden, öğretisinden aşkınca başka bir dille söylerken herkes anlamalı ve gönül hanelerinde geleceğin pürüzsüz yüzüne şaplak gibi çarpmalı. Düşüncelerden akarken pınar suyu tadı lezzetler kalmalı damaklarda ve içtikçe usanmadan her defasında başka lezzetler sunmalı ve daha fazla lezzet vermeli dinleyenine.
         Söz sahibinin dilinde kıymetlenir. Kimsesizlerin kimsesi derken kıymeti koyar tartılara sözleri. Bilgenin hafiftir sözü kendinde ve sarf eder binlerce kez ben gibi insanlara tartılarda, gerçekte karşılığı pek çok ağırdır, manidardır sözleri.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır. İçi boş abartılı ve sonunca çıkmaz sokaklara varan, zamana boşlar geçsede olur gözüyle bakan cümlelerde yazılır. Sayfalar aşılır, ciltlere varılır bir varmışsın koskoca arpa tanesi yol alamamışsın.
Yazdı mı Yunus’ça yazmalı, Yazdı mı Mevlana’ca yazmalı, Aşık Veysel’ce söylemeli… Yazdı mı arifçe yazmalı ki azda deryalar, çokta enginler sunmalı sessiz sedasız, şimdiden başka bir şeye hitap etmeli.Yarını aşmalı, yarın kolay gelmeli, insana gönüllere asırlar sonrasında taze meyve kıvamında lezzetler sunmalı.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler. Yazılırda çok kalabalıklar edilir saf saf toplayınca bire denk olmayan. Maharet bire bin tadı vermek… Maharet şırınga ettiğinde lezzeti bildirmeden, gürültüsüzce yüreklere ferahlıklar, esenlikler serpmektir düşüncelerle.
“Hem arif hakkı için, hem de hakkın hakkını vermek için” demek gerek ve çekilmek gerek usulca geriye….

25 Ekim 2010 Pazartesi

EkMEK (eskilerden)

                                                                           
Bir söz söylenmeli...bakar gibi ufka şimdiyi düşünmeden kısıtsız,engelsiz olmalı...yol var gidilecek...iz var sürülecek...can var özleme, vuslat kıvranışlarına gebe.. adam belki görmüştü bu düşü, belki taşımıştır göz kapaklarında önceden...bu evvelinden fersahla ağır, fersahla mis kokular yüklü... yollar kıvrımlı...yollar yokuş... yollar sabır tohumları ekili...istikametteyiz sebebi adam olma gayretinden, adamlığa verilmiş yeminden...hak bilip hak söylemekte adam...yalansız, temiz şiveyle olanı söylemekte, olacağı fısıldamakta ama hep istemekte güzelini...canı yüreğe koymuş adam...dünyayı canında görmekte, canında dilemekte...sevgi hecesi tartıda hafif gelir bu dileyişin ölçüsünde...ben candayım...can bende...ne un denir...nede su denir ekmeğe...bundan sonra hayırlısına dönüşmüştür adamla onun canı...gerisi boş....anlamsız ve düzmece..