8 Kasım 2010 Pazartesi

Türkülerin YüRekLendirdiği AdaM




Ben hiç görmedim dinlerken türkülerin, dil yumuşaklığında mırıldanılmış şarkıların, retinalara yazılmış, gönül sayfalarına sessizliklerde işlenmiş kalp titrekliğini yüreklendirmediğine.
Ben hiç görmedim karanlık gecede kulaklara temas eden dost seslerinin parmaklarda salınımlara yol açmadığını ve hiç kimsenin yaş pınarında akışkanlığı arttırmadığını bahsedildiğinde masal prenseslerini samimiyet çatısını aşan sevda türküleriyle öptüğünde prensin.
Can nefsin her kapısından akarak geçer... Can nehir gibi bendini aşınca daha şiddetli aşarak ve dahasında daha yeni sınırlarını aşkınca yıkarak geçmeyi diler... Piri fani kapıda bekleşirken son durağı belki de imtihanlarda cenneti diler, cennet umarak neresindedir eşiğin, eşiklerinde bekleştiği yer neresidir unutur....
Ben hiç duymadım kalın puntolarla kurşuni kalemlerle parşömenlere yazılanları silince kalan yeni sayfalar gibidir, taze izsiz ve geçmişsiz.
Sanan aldanmalardadır da cennete vardığına kanmaktadır.
Rüyalardayız ya nasılsa... Rüyalardayız ya masal günleri gibi inanılası değil tüm bunlar... az sonrasını hayırlar umarak beklemeye tahammülü olmayan serseri mayınlar gibi patlama anını heyecanlarda bekleyecek, sabrı yok gibi çatacak nesneler gözetliyoruz...
Türkülerin yüreklendirdiği ve can taşıyan adamın nefsinin hoyratlığında gününü cennetlerde taşıdığına kanışı esasen sebebidir sabırsızlığının ve esasen anı beklemekteki aceleciliğinin nedenidir...
O garip halden sığınarak sığınılacakların sahibine dese de can canlar dilemektedir, herhalde ve her halinde hayır dilemektedir diye fısıldamaktadır,değildir kısıtsız ve dahasında değildir sınırsız, metanete bilenmektedir.
Ve denilse gerçekten de bu parşömen yenidir, ilktedir, ilkçedir... günü daha görmemiş, günü yaşamamış ve dahasın da sonrası yenice yazılacaktır hesaba,yenice bakiyesi tazece tutulacak..... neler diyecek öyle olsa türkülerin yüreklendirdiği, can taşıyan adam canlarına neler ve pek çokça neler...
Giz kapısını aralayarak hanelere ilişecek, esenlik rüzgârlarından bahsederek lodoslarla semtlere esenlikler ve ferahlıklar getirecek, canlarda bir olacak, birde fani olacak, tadacak tadılmayanı, tattıracak masal kahramanı gününü yaşatacak niyetlerin kabul anlarının derecesinde...
Hal hayra gebeyken ve günde doğmuşken der adam gün aydınlık olsun, yastığım altında pamuk tarlaları ve denizler enginliğinde huzurlara yelkenler açsın...
Alınmaz sözlerinin gittiği yere, geldiği yerlere varsın yanlışlar da gelsin... yanlışlarda uğrasın değil miyiz ki insanlardan insan, değil miyiz ki taşıyanlardan canı ?
O söz bende, bu söz sende... geçer ömür geçerde niyetlerdir kalan baki bize.. niyetlerdir taşıyan bizi geleceğe....
Denecek bir söz varsa der ki belki yoktur yarın... Der ki belki yarına kalanlardanız artsız...
Sözlerimi söylemekteyim adamca niyetlerle, söylemekteyim anam yollarıma bakarsa hayırda görsün diye beni...
Ve belki uyanmalardadır uykulardan...tatlı dilli, ceylan gözlü bir adamdır diye umulduğundan nerelerdesin sözleri beklemekte hayra yormak için rüyaları.... Sinelere sinmiş gizli yarelere merhemdir diye klavyelere baskılanmış dua diye kurulmuş satırları kurgulamaktadır.

    Geldi adam sunmak için, geldi söylemek için gemiler kaçmadan sevdiğini,çıkıgeldi..
gerek yok saymaya, gerek yok bakmaya cevap diye söylenip söylenmediğine....
can bendedir, ben canda...
    Bir bindir yürekten söylenince sevdiğine sözler...
    Biri bindir gözlere yazılan dökülünce sayfalara....

Ufukta Gökkuşağı Filmi




Dertlere derman sözleri harmanlayarak bir bağ üstüne oturduk dün. Nemlenmiş toprağa serilmiş plastik zevatın üstünde sıcaklılara kavuşturunca bedenleri, hissettik meğer bizimmiş bağlar üstü. Bağlar üstünde doğmuş, bebekliğimizi, gençliğimizi geçirmiş gibi hissettik sığınacak ev misali yer bulunca. Sandık ki bir zaman sonra kader buyruğuyla geldiğimiz bu yer ata toprağıdır, ata toprağı kokmaktadır. Babamın köyü, ata toprağı gibi geldi bağlar üstü görünce tepeleri sarmış, yollara prangalar vurmuş, insan ruhundaki azabı yansıtır bulutları görünce üst üste yığılı halde.
Baba toprağına olan o sadık özlemi genzinde ılık sıcaklıkla geçirmeye çalışan gurbet adamının bilme ızdırabıyla bakındık Bağlar üstüne sonrasında. Dikkat ettik her ağaca, kıvrımlarla vadiden dolanarak barajlara yol alan derelere, çobanlara ve kuzulara, koyunlara. Bakındık sert inişli, dik vadilerle dantel gibi ince nakışlara işlenmiş, her birinin on binlik yapbozun tanesi gibi bileşince algıda hayranlığı zorlayarak üstüne kalp titrekliği veren manzaraya.
Karadeniz koktu burnuma taze yeşil kokulu, denizin soğuğu vurdu yanaklarıma, yanaklarımın kızıllığında bakıntım köyüm neresidir? Neresidir dedemin evi çocuk oynayışlarımı hatırladığım, neresidir Yalaktarla yolu, Neresidir göl manzaralı Çelen Çukuru bakıntım.
Süzdüm vadiyi şöyle bir….Ve gördüm hissettim memleketimin cennetini. Başkalıklar sardı, hüzün aldı. Yakın mıdır rahmetli dedemin mezarı, yakın mıdır o yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı emektar dede evi….Bir gönül rahatlığı gereği için bakındım. Benzettiğim birkaç yeri, umursamayarak gidecek, yakından görecek hayırlar dileyerek özlemlere, ata toprağı özlemlerine sular serpip dinginleştirecektim hatırlamasaydım fermanlara konu olan, saatlerde ol deninler mevkilerin dışında olduğunu hatıraları, özlemleri alevlendiren bahçelerin, evlerin.
Bu yükseklerde olma, duygularda aldanmaya mı zorluyor bilmiyorum. Bu yükseklerde ufka bakmak, büyük okyanuslardaki gel-gitlerden daha elim dalgalanmalarına mı sebep oluyor duyguların bilmiyorum. Bir bakmışsın seher vakitlerinde yürek yurtlarından gurbetlere yol almış sanırsın kendini, bir bakmış hüzünler çökmüştür dağlara, ketum heykellere dönmüştür beden sade bakan görür, yüreğiyle konuşanlar anlar halinden.
Ve bir bakmışsın ıslatırken şiddetle yağmurlar toprağı taze hüzünlere gebeyken, bir yandan bulutların arasından süzülerek bakan güneşle bahar neşesi gündedir hisler. Karışık, işte tamda budur denilesi ruh halinin dışında başkalaşır insanı yükseklerden bakarken… İnsana dair duygular zihinlerden hızla akmaya başlar, kalakalırsın duyguların film karelerinde oynayışına bakarken ufuk hattında, hem ağlamaya niyetlenir, hem keyfe döner hem de cebinde getirdiğin sendelikleri bozdurma fırsatı bulursun…Bulursun da az sonralarında belki ürkekçe çekerek gözlerini usulca durulursun birden, dört nala giden küheylanları dizginlemek için,hoplar kükrersin kendi haline bakmadan.
Böyle bir hal işte tam da o en güzel, o en lezzetli anları yakalamaya başlamışken kestiremeyince az sonrasını, mis heyecanlardan belki ufkun ilerisinde uçurumların var olma olasılığından korkularak, dahası hayır rüyadan korkuyla, dehşetle uyanılacağın şüpheyle uyanılmaya ayılma gayret eder insan.
Adamsa o anları fırsat kollar… Adamsa o anlarda gökkuşağını arar. Yeter ki kızıllaşsın göz kapakları, yeter ki griye dönsün ten, duymayacak hale gelsin kulaklar, duymaz hale gelsin başka sesleri, seyreder ufuktaki kendini ruhunun, düşünün yazdığı, başroldeki kendi gönül hanesindekilerin olduğu filmi, hazırdır ne olursa, nasıl olursa filmin sonu, bilmek ister.
Yükseklerde dalınca ufka izlediğim başkadır her defasında. Başka başkadır senaryoları, başka başkadır sonları, bendeki başka oyuncalar bürünerek başka kimliklere sesler söylerler seslere, neşeden dem vururlar bazı hüzünden, bazı bitmeyen dünya işlerini bitiriverirler, tazelikler saçarak semaya gökkuşağının yedi renginden biri olurlar… Geçmişten geleceğe yol olurlar gizleyerek gökkuşağının altında tonlarca altından insan olma keyfini.
Servettedir gönül, servettedir adam bilince, izleyince matinelerce gökkuşağı filmleri… Cesurdur, onurludur ve dahasında huzur bulur, yanakları ıslatınca yağmurlar, bulutların yorgan gibi sarmaladığı bulutların altında, yedi renkten kendini aydınlıklarda bulur.
Ve aslında ceptekilerin alamacağını bir çırpıda kendine bulup, döner gerçeğe…Döner gülerde geçer yağmura, ıslaklığa, kontrol edilemeyen titrekliğe…Güler de geçer….