8 Kasım 2010 Pazartesi

Türkülerin YüRekLendirdiği AdaM




Ben hiç görmedim dinlerken türkülerin, dil yumuşaklığında mırıldanılmış şarkıların, retinalara yazılmış, gönül sayfalarına sessizliklerde işlenmiş kalp titrekliğini yüreklendirmediğine.
Ben hiç görmedim karanlık gecede kulaklara temas eden dost seslerinin parmaklarda salınımlara yol açmadığını ve hiç kimsenin yaş pınarında akışkanlığı arttırmadığını bahsedildiğinde masal prenseslerini samimiyet çatısını aşan sevda türküleriyle öptüğünde prensin.
Can nefsin her kapısından akarak geçer... Can nehir gibi bendini aşınca daha şiddetli aşarak ve dahasında daha yeni sınırlarını aşkınca yıkarak geçmeyi diler... Piri fani kapıda bekleşirken son durağı belki de imtihanlarda cenneti diler, cennet umarak neresindedir eşiğin, eşiklerinde bekleştiği yer neresidir unutur....
Ben hiç duymadım kalın puntolarla kurşuni kalemlerle parşömenlere yazılanları silince kalan yeni sayfalar gibidir, taze izsiz ve geçmişsiz.
Sanan aldanmalardadır da cennete vardığına kanmaktadır.
Rüyalardayız ya nasılsa... Rüyalardayız ya masal günleri gibi inanılası değil tüm bunlar... az sonrasını hayırlar umarak beklemeye tahammülü olmayan serseri mayınlar gibi patlama anını heyecanlarda bekleyecek, sabrı yok gibi çatacak nesneler gözetliyoruz...
Türkülerin yüreklendirdiği ve can taşıyan adamın nefsinin hoyratlığında gününü cennetlerde taşıdığına kanışı esasen sebebidir sabırsızlığının ve esasen anı beklemekteki aceleciliğinin nedenidir...
O garip halden sığınarak sığınılacakların sahibine dese de can canlar dilemektedir, herhalde ve her halinde hayır dilemektedir diye fısıldamaktadır,değildir kısıtsız ve dahasında değildir sınırsız, metanete bilenmektedir.
Ve denilse gerçekten de bu parşömen yenidir, ilktedir, ilkçedir... günü daha görmemiş, günü yaşamamış ve dahasın da sonrası yenice yazılacaktır hesaba,yenice bakiyesi tazece tutulacak..... neler diyecek öyle olsa türkülerin yüreklendirdiği, can taşıyan adam canlarına neler ve pek çokça neler...
Giz kapısını aralayarak hanelere ilişecek, esenlik rüzgârlarından bahsederek lodoslarla semtlere esenlikler ve ferahlıklar getirecek, canlarda bir olacak, birde fani olacak, tadacak tadılmayanı, tattıracak masal kahramanı gününü yaşatacak niyetlerin kabul anlarının derecesinde...
Hal hayra gebeyken ve günde doğmuşken der adam gün aydınlık olsun, yastığım altında pamuk tarlaları ve denizler enginliğinde huzurlara yelkenler açsın...
Alınmaz sözlerinin gittiği yere, geldiği yerlere varsın yanlışlar da gelsin... yanlışlarda uğrasın değil miyiz ki insanlardan insan, değil miyiz ki taşıyanlardan canı ?
O söz bende, bu söz sende... geçer ömür geçerde niyetlerdir kalan baki bize.. niyetlerdir taşıyan bizi geleceğe....
Denecek bir söz varsa der ki belki yoktur yarın... Der ki belki yarına kalanlardanız artsız...
Sözlerimi söylemekteyim adamca niyetlerle, söylemekteyim anam yollarıma bakarsa hayırda görsün diye beni...
Ve belki uyanmalardadır uykulardan...tatlı dilli, ceylan gözlü bir adamdır diye umulduğundan nerelerdesin sözleri beklemekte hayra yormak için rüyaları.... Sinelere sinmiş gizli yarelere merhemdir diye klavyelere baskılanmış dua diye kurulmuş satırları kurgulamaktadır.

    Geldi adam sunmak için, geldi söylemek için gemiler kaçmadan sevdiğini,çıkıgeldi..
gerek yok saymaya, gerek yok bakmaya cevap diye söylenip söylenmediğine....
can bendedir, ben canda...
    Bir bindir yürekten söylenince sevdiğine sözler...
    Biri bindir gözlere yazılan dökülünce sayfalara....

Ufukta Gökkuşağı Filmi




Dertlere derman sözleri harmanlayarak bir bağ üstüne oturduk dün. Nemlenmiş toprağa serilmiş plastik zevatın üstünde sıcaklılara kavuşturunca bedenleri, hissettik meğer bizimmiş bağlar üstü. Bağlar üstünde doğmuş, bebekliğimizi, gençliğimizi geçirmiş gibi hissettik sığınacak ev misali yer bulunca. Sandık ki bir zaman sonra kader buyruğuyla geldiğimiz bu yer ata toprağıdır, ata toprağı kokmaktadır. Babamın köyü, ata toprağı gibi geldi bağlar üstü görünce tepeleri sarmış, yollara prangalar vurmuş, insan ruhundaki azabı yansıtır bulutları görünce üst üste yığılı halde.
Baba toprağına olan o sadık özlemi genzinde ılık sıcaklıkla geçirmeye çalışan gurbet adamının bilme ızdırabıyla bakındık Bağlar üstüne sonrasında. Dikkat ettik her ağaca, kıvrımlarla vadiden dolanarak barajlara yol alan derelere, çobanlara ve kuzulara, koyunlara. Bakındık sert inişli, dik vadilerle dantel gibi ince nakışlara işlenmiş, her birinin on binlik yapbozun tanesi gibi bileşince algıda hayranlığı zorlayarak üstüne kalp titrekliği veren manzaraya.
Karadeniz koktu burnuma taze yeşil kokulu, denizin soğuğu vurdu yanaklarıma, yanaklarımın kızıllığında bakıntım köyüm neresidir? Neresidir dedemin evi çocuk oynayışlarımı hatırladığım, neresidir Yalaktarla yolu, Neresidir göl manzaralı Çelen Çukuru bakıntım.
Süzdüm vadiyi şöyle bir….Ve gördüm hissettim memleketimin cennetini. Başkalıklar sardı, hüzün aldı. Yakın mıdır rahmetli dedemin mezarı, yakın mıdır o yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı emektar dede evi….Bir gönül rahatlığı gereği için bakındım. Benzettiğim birkaç yeri, umursamayarak gidecek, yakından görecek hayırlar dileyerek özlemlere, ata toprağı özlemlerine sular serpip dinginleştirecektim hatırlamasaydım fermanlara konu olan, saatlerde ol deninler mevkilerin dışında olduğunu hatıraları, özlemleri alevlendiren bahçelerin, evlerin.
Bu yükseklerde olma, duygularda aldanmaya mı zorluyor bilmiyorum. Bu yükseklerde ufka bakmak, büyük okyanuslardaki gel-gitlerden daha elim dalgalanmalarına mı sebep oluyor duyguların bilmiyorum. Bir bakmışsın seher vakitlerinde yürek yurtlarından gurbetlere yol almış sanırsın kendini, bir bakmış hüzünler çökmüştür dağlara, ketum heykellere dönmüştür beden sade bakan görür, yüreğiyle konuşanlar anlar halinden.
Ve bir bakmışsın ıslatırken şiddetle yağmurlar toprağı taze hüzünlere gebeyken, bir yandan bulutların arasından süzülerek bakan güneşle bahar neşesi gündedir hisler. Karışık, işte tamda budur denilesi ruh halinin dışında başkalaşır insanı yükseklerden bakarken… İnsana dair duygular zihinlerden hızla akmaya başlar, kalakalırsın duyguların film karelerinde oynayışına bakarken ufuk hattında, hem ağlamaya niyetlenir, hem keyfe döner hem de cebinde getirdiğin sendelikleri bozdurma fırsatı bulursun…Bulursun da az sonralarında belki ürkekçe çekerek gözlerini usulca durulursun birden, dört nala giden küheylanları dizginlemek için,hoplar kükrersin kendi haline bakmadan.
Böyle bir hal işte tam da o en güzel, o en lezzetli anları yakalamaya başlamışken kestiremeyince az sonrasını, mis heyecanlardan belki ufkun ilerisinde uçurumların var olma olasılığından korkularak, dahası hayır rüyadan korkuyla, dehşetle uyanılacağın şüpheyle uyanılmaya ayılma gayret eder insan.
Adamsa o anları fırsat kollar… Adamsa o anlarda gökkuşağını arar. Yeter ki kızıllaşsın göz kapakları, yeter ki griye dönsün ten, duymayacak hale gelsin kulaklar, duymaz hale gelsin başka sesleri, seyreder ufuktaki kendini ruhunun, düşünün yazdığı, başroldeki kendi gönül hanesindekilerin olduğu filmi, hazırdır ne olursa, nasıl olursa filmin sonu, bilmek ister.
Yükseklerde dalınca ufka izlediğim başkadır her defasında. Başka başkadır senaryoları, başka başkadır sonları, bendeki başka oyuncalar bürünerek başka kimliklere sesler söylerler seslere, neşeden dem vururlar bazı hüzünden, bazı bitmeyen dünya işlerini bitiriverirler, tazelikler saçarak semaya gökkuşağının yedi renginden biri olurlar… Geçmişten geleceğe yol olurlar gizleyerek gökkuşağının altında tonlarca altından insan olma keyfini.
Servettedir gönül, servettedir adam bilince, izleyince matinelerce gökkuşağı filmleri… Cesurdur, onurludur ve dahasında huzur bulur, yanakları ıslatınca yağmurlar, bulutların yorgan gibi sarmaladığı bulutların altında, yedi renkten kendini aydınlıklarda bulur.
Ve aslında ceptekilerin alamacağını bir çırpıda kendine bulup, döner gerçeğe…Döner gülerde geçer yağmura, ıslaklığa, kontrol edilemeyen titrekliğe…Güler de geçer….

28 Ekim 2010 Perşembe

Yazmak dEğİL mEsELe



Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...
Mesele hakkını vermektir sözlerin. Bazı sözler hafiftir hisleri yazmakta bazı hisler hafiftir yazıda. Bir yol olmalı, denmeli, ağır hisleri anlatacak ki hafif kalmasın sözlerde, satırlar adamdaki.
Üç satırda demek mümkün bazı yağmurlarla geleni,bazı baharlarda açan çiçekleri ve beslediği taze doğumları mümkün değil üç günde anlatmak, besmelesine gelmek hiç mümkün değil ömrün üç günü....
Ömrün üç günü;
Dünü,
Bugünü,
Yarını sürer de gider.
Kıymette sözlerin hakkını veren gönül üç ömür gününde pahanın hakkını teslim edendir,bilendir emaneti canda,can yarelerinde,sakınır ellerden el sözlerinden.Ve hatta beynini kemiren şüphelerden ve ürettiği acabalara güvensizliklere yem etmez,kendinden bile korur saklar annenin bebesini koruduğu şefkatle....
Ve denecek sözlerin en kıymetlisi sanır ki adam en bilge şairlerce, yazarlarca denecektir, en edebi ve en ağır edebi anlatım kurallarını geçerek aday olacaktır bilmem ne yazma payelerine ve o payelerden birini kazanlardan birinin olacaktır.
Aldanır adam....
O en kıymetli, en güzel anlatımlı, en etkileyici ve en güzel sözlerin söyleyeni yoktur ve o ifadeler hiç söylenmemiş, hiç yazılmamış, hiçte yazılamayacaktır da.
Çünkü o sözler anlatılır sessizliklerin tam orta yerinde. Sessizliklerin kol gezdiği anlarda sadece onu anlayan yüreklerce duyulur haykırışlar, sessizliğin hafakanlar bastığı anlarda fısıltılarla sevgiler, çaresizlikler ve bilmem ne çeşit insani duygular büyük harflerin tonundan daha yüksekçe duyulur, yüreklere işlenir, hanelerde payelenir.
Bazı bir bakışla, bazı bir dokunuşla ve bazı bir damla yaşla ve bazı seslere sessiz kalarak, bazı bir kâğıda sıkıştırılmış notla söylenir bu sözler...
Bazı istikamette olan arif adam tavrıyla algılanır sözler, bazı hayâdan nasip almış bir biçarenin çaresizliğinde gizlenir, bazı yüreği saflıkta ve samimiyette katmerlenmiş bir adamın utangaç hallerinde ve bazı sıradanlığa sığınmış basit, temiz yürekli adamın yüzünde yazılıdır, okursun duyarsın habersizce hiç vakitler ayırmadan.
Hiç özen göstermeden mekteplerin hangi sınıfına kadar okumuş ve hatta hiç kalem tutmamış olsan dahi tam olarak ilişir düşüncelerine insanın, kavrar ve zamanla gayretler sarf etmeden bir bakmışsındır bu öğrenişten alışkanlıklar peyda etmişsindir zorlanmadan, başkalaşmışsın.
Ve tastamam işlersin bu sessiz sözleri yüreklere, ne olursan ol, ne sıfatta ne makamda ve ne hali beşerde olursan ol bilinç altına bilgisayar kaydı gibi kaydedilir ve silemezsin kaç bin defa unut diye fermanlar dilesen de beden hanendeki maddi, manevi hanelerinden. Ruhlar ve bedenler kabul etmez hiç bir formatı, insan kanunu ve bilmem ne çeşit kalıbı ters geliyorsa  sessiz çığlıkların öğrettiğine.
Tartamazsın, anlayamazsın bazı kantarlarda kaç bin tona tekabül ettiğini. İlaç gibi, Lokman Şurubu gibi sonralardan çıkar etkileri. Sonradan çarpar yürekleri, sonradan allak bullak eder düşünceleri, sonradan değiştirir etkisine kapılanı, hayat algılayışı yeni bir hayat yaşanıyor gibi değişir, başkalaştırır insanı.
Bu deyiş, söyleyiş, anlatma yolu peygamberlerin, bilgelerin, liderlerin ve kalp, gönül adamların kendilerini ifade yoludur. Bu deyiş Yunus’ların, Mevla’naların  deme yoludur. Bu yol hüznü cebinde gözleri yaş dolu olanların, bu yol pek büyük erdemi kalplerine sığmayacak kadar perçinleyenlerin yoludur. Bu yol dünya işlerinin basitliğine menem çeşit maddi olguya zerre değer vermeyen ariflerin, gönül adamı safi yüreklerin doğalca bildiği, ırmakların denizlere kavuşma arzusu şiddetiyle dillendirdikleri, insana ait en güzel melekeleri kendinde toplamışların sessizliklerini dillendirme, seslendirme yoludur.
         Bazı hayalperest denir bu dilde konuşanlara, bazı deli ve bazı maceracı ve bazı meczup ve bazı aşık, toplumca hoşluk ifadesi sınırının ötesindeki sıfatlarla anlaşılmayınca dilleri başlarda. Başlarda öyledir hep önceleri yuhalanır, aşağılanır bayağılanır ve garipsenme fantezileri tatbik edilir anlaşılmayınca dilleri, sınırlar, makamlar, hoş görü kısırlığının bile dışına itelenirler, sayılmazlar adamdan itibarda görmezler önceleri.
         Arifler bilir kıymetini, gönül adamları, gönülden konuşan üçü beşi düşer peşine gönül diliyle, gelecek diliyle anlatan bilgelerin ardına. Kimi öğrencisi olur, kimi yardımcısı, kimi aşığı, kimi doktoru, kimi bilmem ne vazifeyi fırsat kollar ya ayaklarının tozuna müptela olur, gölgelerinden dinler sesleri dolaşırlar dünyayı aşıkca, geçerlerde vazgeçmelerden bir yoldan yollara nehirlerde damla olmaya gayrete hayretle coşkun olur, geçerler geçitlerden kah giderler zordur pek zahmetlilerinden, kah geçerler gülerek bu da tat denerek sulunun envai çeşit zevklerden.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...Mesele Yunusca, arifçe anlatmaktır sözleri…Can vermek anlattığına ve o sözlerle hayata hayat katmaktır usulca.Sulu günlerde susuzluk, güneş kavuruculuğundan serinlik vermelidir anlatılan. Bir nefeste çıkarmalı yüce engin yüksekleri, ve bir nefeslik anda tartılarda dünyanın merkezine çakmalıdır düşünceleri.
Tadılmayanı bildirirken bizden, bu dünyadan bilmem kimin felsefesinden, öğretisinden aşkınca başka bir dille söylerken herkes anlamalı ve gönül hanelerinde geleceğin pürüzsüz yüzüne şaplak gibi çarpmalı. Düşüncelerden akarken pınar suyu tadı lezzetler kalmalı damaklarda ve içtikçe usanmadan her defasında başka lezzetler sunmalı ve daha fazla lezzet vermeli dinleyenine.
         Söz sahibinin dilinde kıymetlenir. Kimsesizlerin kimsesi derken kıymeti koyar tartılara sözleri. Bilgenin hafiftir sözü kendinde ve sarf eder binlerce kez ben gibi insanlara tartılarda, gerçekte karşılığı pek çok ağırdır, manidardır sözleri.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır. İçi boş abartılı ve sonunca çıkmaz sokaklara varan, zamana boşlar geçsede olur gözüyle bakan cümlelerde yazılır. Sayfalar aşılır, ciltlere varılır bir varmışsın koskoca arpa tanesi yol alamamışsın.
Yazdı mı Yunus’ça yazmalı, Yazdı mı Mevlana’ca yazmalı, Aşık Veysel’ce söylemeli… Yazdı mı arifçe yazmalı ki azda deryalar, çokta enginler sunmalı sessiz sedasız, şimdiden başka bir şeye hitap etmeli.Yarını aşmalı, yarın kolay gelmeli, insana gönüllere asırlar sonrasında taze meyve kıvamında lezzetler sunmalı.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler. Yazılırda çok kalabalıklar edilir saf saf toplayınca bire denk olmayan. Maharet bire bin tadı vermek… Maharet şırınga ettiğinde lezzeti bildirmeden, gürültüsüzce yüreklere ferahlıklar, esenlikler serpmektir düşüncelerle.
“Hem arif hakkı için, hem de hakkın hakkını vermek için” demek gerek ve çekilmek gerek usulca geriye….

25 Ekim 2010 Pazartesi

EkMEK (eskilerden)

                                                                           
Bir söz söylenmeli...bakar gibi ufka şimdiyi düşünmeden kısıtsız,engelsiz olmalı...yol var gidilecek...iz var sürülecek...can var özleme, vuslat kıvranışlarına gebe.. adam belki görmüştü bu düşü, belki taşımıştır göz kapaklarında önceden...bu evvelinden fersahla ağır, fersahla mis kokular yüklü... yollar kıvrımlı...yollar yokuş... yollar sabır tohumları ekili...istikametteyiz sebebi adam olma gayretinden, adamlığa verilmiş yeminden...hak bilip hak söylemekte adam...yalansız, temiz şiveyle olanı söylemekte, olacağı fısıldamakta ama hep istemekte güzelini...canı yüreğe koymuş adam...dünyayı canında görmekte, canında dilemekte...sevgi hecesi tartıda hafif gelir bu dileyişin ölçüsünde...ben candayım...can bende...ne un denir...nede su denir ekmeğe...bundan sonra hayırlısına dönüşmüştür adamla onun canı...gerisi boş....anlamsız ve düzmece..

24 Ekim 2010 Pazar

Masal



Mühim bir vazifeyi gerine getirir gibi
Bürünmüş takındığı sır havasına
Ve yol almaya devam ediyor
Gidiyorsun
Parmak uçlarında usul usul
da Nerelere
Neresi yönün.
Masal kahramanı gibi elinde kılıç...
Gecelerdeki elim düşmanlara amansız sonu hazırlamak için
ketum düş perdesindeki bakışlarla
Sana kattığın beni yarına çıkarmaya söz vermiş
birde heyecanla kendinden geçmiş...
yüreğindeki tempolu atışları dizginlemek için
atına dehler seslenmiş
Gidiyorsun

Bugün ben senin yerinde
Ben senin yerine
Diyerek...
Yol almaktasın panayır vakitlerine alaca karanlıklara
Eğer sevginse gittiğin yerlere götürdüğün
Ve eğer kalbinde söylenmemiş üç sözün deme zamanını geri getirmekse...
Duraklarında yazacak
“Hoşlar bildi evvel denmeli olan sözler
Hoşlar geldi dudak kıvrımlarına
Tebessümde sabit kalan
Tebessümde,
Umutla kalan.”

Gördüğün sözler canlara yazılmıştır diyecek durakların bekleyeni...
ve sana dualar belleyecek seslice....
Güzel günlerde göresin kendini...
Ve fısıldamıştı evvelinde sesi
Beni duydun mu?
Beni bildin mi?
Bildinse eğer,
Hislerde kıpırdama olduysa eğer
Dönüp baktığın yerde gör beni...
Anlıyor musun sözlerimi
Anlıyor musun biz gibi
Gizem ağaçlarında meyve veren,
Bahar tadı meyvelerde mevcut gökkuşağı renkleri.
Ve kuşağı renkler saçılmaz gökyüzüne
Saçılır göz kapaklarından damla damla sıcak yaşlar saçılınca yürek yerlerine
Uzaktaki güneş
Sır perdelerinin ardında göz kırpınca
Darmadağın dağılır gözlere yedi renk,

Yedi his
Yedi umut
Yedi neşeyi sabitlenmiş durak
Ve yedi beher çeşit çiçeklerin kokusu
Ben sana koktum mu?
Koktum mu yuvalara sızarak
Sesimdeki gelişleri duydun mu?
Duydun mu?
Sesime yazdığım senli düşleri masalını...
Kılıcını al ve
Dehler bile Küheylanına dehler haykır!
Kurtar mahpus kalmış beni?
Kurtar kılıçlarını kana bulamadan yedide niyetlenmiş sonraları
kurtar ey kahraman yediden önceye bulanmış geçmişi....

21 Ekim 2010 Perşembe

İnsan OLduM!



Küçük bir odada olanları anlatmak için, klavyede tuşları hafifçe ezerek başlamanın bir yolu önce ufka bakmaktır. Doldur boşalt kelimeleri, ardı sıra koşan cümleleri yakalayabilme çabasının hakkını vermek gayret ister . Gün doğumunda damaktaki tadı, yastığa kavuşunca bedendeki ağırlığa, zihne, lezzetli bir şeyler anlatmak gerek ve umarsız, kısıtsızca üzerimize yağacak tüm acabalardan korkusuzca olanı dillendirmeli. Başlamalı kaymak tadı hikayelere, göğüsler siper edilmeli tereddütlere ve takılmadan hecelere hoyratça koşmalı koşmalı, yorgunluktan dizlerin feri kaçana dek uzaklaşmalı engellerden...
            Yaşadıkça güzeldir hayat.. Yaşadıkça, kazıyarak tırnaklarla, tırmanmak yukarılara güzeldir. Fırtınalı gecelerden geçerken yüreğe konmuş güven veren huzura sığınarak bir başka güne gelineceğinden emin olmak düne itimadın bir gereği, ellere sıkıştırılmış anahtardır. Güvenmeden bir başkaya yol alan bir adamın masalını yazmak, ona pek ağır ifadeler yüklemeden arabesksiz, ironileştirmeden, Yunan mitolojisindeki kahramanların akıl almaz becerileri gibi her olanda imkânsızlıkları başarmış, iyi yürekli sersem tavrı sarmalamadan ona kimlik vermeli, sadece vatandaş kimliği biçmeli bilsinler gayretinden uzak olarak.
            Adamı anlatmalı yaşların bağrından kaçınarak, adamı anlatmalı keman gıcırtılarının meydana serildiği, melodilerin dans ettiği anlarda yüreklere su serpen benden epeyce uzaklara giden gecedeki adamı.
            Sevgili sen,  beklediğim kırağı vakitlerinden gelirsin diye. Bekledim çocuk umutlarının yüreğimde harmanlayıp dükkânlardan elma şekeri alıp Ayşe seslerine sarmalamayı, bekledim. Bekledim prenses ayaklarının Hasbağlar toprağını ezmesini, şiddetle esen rüzgârın için atılmış zerreciklerini ciğerlerime solumayı ayaz soğuklarında hasretlere bulanıp. Şimdi o uzaklarda gördüğüm yarınlara pek az vakit kalmıştır. Şimdi kulakların pasını silmeye, yüreklerdeki ekşiliğe lezzet katmanın arifesindeyiz ya ondan bu yaşlara gebe oluş, ondan burunlara salınmış kahve acılığı.
Gördün mü beklediğimi bildin mi? Geleceğim yerlere ben gibi sözleri, ben gibi gözlere temas edecek adamın resmini ellerine çizip o an geldiğinde selamın hasını vermek üzere ellerini kaldıracak mısın başın üstüne.
Odaları sessizlik kaplamıştır. Odaları rüzgârın geceyi boğan gürültüsünden kaçmanın telaşı doldurmuştur. Uykularda ve uykusuzluklarda biriktirdiğim cümlelerimi kirpiklerime sakladığımı, onların bazı apansız hücum ederek satırlara akmasını istediğimi bildim mi?
Bugün yarının arifesidir. Bugün yarındaki neşeleri biriktirme vaktidir. Depolardaki hüzünleri harcamak için acabaların satırbaşı edilmekten imtina edileceği anların kuyruklarda perişanlıklarını katlama bekleyişidir. An gelince gönüldeki maskeleri savurup benlere kavuşup biz saflarına, biz hanelerinde soluklukları salıvermeye, besmeleli bakışları yoğunlaştırarak taze anıları şükürlerle Mevla’ya gönül teknelerinde yoğuracağız.
Kabul anlarda mazeretlerimizde kalmayacak… Kabul yorgunluklardan, odalara, taş duvarlar arasında sabitlenen bedenlere sitemlerinde esamisi okunmayacak. Denilecek ki seslendiğim yerlerdedir maddem, seslendiğim huzurlu mabetlerdedir ruhum. Ben sana geldim duydun mu? Ben sana seslendim işittim mi gizine cevabını mırıldanarak tebessümle yanıtlayacağım.
Ve diyecek ki  kirpiklerimin taşımaya gücü yetmediği..
”Yuvama kavuştum. İnsan Oldum!”

18 Ekim 2010 Pazartesi

Üçten Önce

Üçten önceydi. Bir dost sesi bekleyecek, ümitleri toplayınca bile birikecek sabır yoktu Adamın. Kalın tekerleklikli Mercedes yola haydi deyince bitecek ve dahası kalmayacaktı.
Gelemem diyemezdi uzun cümlelerle, ince alakalı bağlar kurduktan sonra. Dudağını paslandırdıktan sonra yüreğime bulaşması muhtemel yeni kiri usanç boyutuna varmadan fark etti. Önce esprili kelimeler yokladı kendinde demek için. Anlamasını istemedi gideceğini sakince.
Manidar olsun demek yerinde olurdu. Gülerek, onlarca kez suya anlattığını, şekillerle çizmeye çalışsa da benzetemedi bu kez. Çok duygusalsın yakıştırmalarını hak etmediğini gösterdi yine de. Sade heceli cümlesi tam diyemedi gerçeği.”Uzaklara gidiyorum gerçekten uzaklara”.
Nasıl olurdu rakım kazanmak adına yorulan ayak tabanlarını şişiren yenilginin suskunluğu. Adamın hikayesi bitmez mi hiç? Yol düşkünü adam dualarla sersem heveslerine erdem maskesini geçirirken ulak zamanında yerine varsa ne hoş olur! Bak dersem oluktan akan suyun tazeliğine, enfes makamla vurgun olmasına neler demeliyiz  sevdasının!
             Çaresizliğimizi eli maşalı canavar şekillerine bürünerek mi engelleyeceğiz. Biriktirdiğimiz duygularının sonu gelmeyecek sanarak ağlamaktan bir kez daha vazgeçmeliyiz. Damla damla akarak yakarmayı, elini Mevlaya açarak umudun tükenmeye başladığında yerin altından medet ummayı unuttuk mu? Sorular sorular... Ergin gerçeklerin yarınsızlığını kendimize bir türlü ortaya konulamamış sabrın büyüklüğüyle mi karşılaştıracağız..Haydi gel de inan  sen buna şimdi...
            Yenisini almalıyım kendimin. Tazecikten kitap sayfalarında sakin adımlarla gezerken sebeplerin ulaşabileceği zirvelere oturup bakmak isterim. Emin olabilmenin yolu var mı? Bundan yirmi asır önce insanın  binlerce sayfa dolduracak şeyler yazarken kalemi suskun silahşor boynu bükük geziyor.İnsanın büyüklüğü hayallerinin büyüklüğüyle eş değil mi?
            Kimsesiz olduğunu sandığın anda bir bakınca etrafında binlerce olursa bunun adı şaşkınlık mı olur? Aranılan delilik erdemi arka sokağı olmayan, hatta hiç sokağı olmayan Hasbağlar’a Çıkmaz sokak tabelalarını asan kim? Durmadan yürüyerek hayallerine varacak kaç adam var etrafında.
             Bir ilkin ortasında mucizeler anlatacak Dede Korkut. Saksıdaki gülün soluk yüzü buruşukluğa meylediyorken olmayacak tıkırtıların sesleri 5 kilometrelik mesafeden rahatça duyulabilir oldu. Sözler verilecek, onlarca adamın ne dediği önemli olmasa da. Şair ruhun gevrek yüzü, anestezi uzmanı edasıyla yürüyen adama o mis yüzlü sevdiceklerin hesabını nerelerden sorsun ki.
Bir anda şafak söker uykusuz gecenin ayaz soğuğunda. Taş tepede dualı ifadelerle yakardığımı gizleyemem. Yunus Emre’nin sevişi gibi sevmeyi, tıkanıkları olan damarlarımdaki şefkati açmasını umuyorum.Ben sallanarak gelirim yollara ancak bazı bezginlik piri diller göz kapaklarının üzerindeki kirpikleri sorun sanır.Esen lodosu üzerine yığılmış sıkıntıların mihrabı, sıcak şehirlerin çok katlı binalarını çıkılması zor yükseklikler belleyip yaşamdan şikayet ederler.
        Adam düşünür yüreğindeki sıcaklıkları meyletmez yağmurla gelen sıkıntı emarelerine. Düşünür Yavru kuşunun masalını yazmaya, meyillidir bir destanın içinden çıkmaya hazır kahramanlara kimlikler biçmeye ve şanslıca sandıklarında onlarca kalemi vardır. Envai çeşit, öbek öbek bütünleşmiş hazır kıta küheylanlar gibi coşmaya şerefli mürekkepleriyle  emrindeler adamın.
      O mis yüzlülerin berraklığında, aynalarda yüz hatlarının kıvrımlarının milimetrelerini çoktandır bilse de bakınca ender uyumlu anların farkını getiren benliği gizleyemez aynalarda. Adam derki ”Divane değilim, divanenim nasıl olurda giderim.” Doğan güneş aynı gülüşünde katılaşan sıkıntıları , eriyen buhranları ve sabitleşen ifadelere yön verse de benim Birgül’e getirdiğim ben, benden çoktan vazgeçmiş.
                İstasyonları yok buranın kuzucuğum. Yavru ağzı renkler solmaya başlayalı neredeyse bir ay oldu.Tutam tutam saçlarının küt eden serpilişi melodiler ahengiyle Şarşer Tepede  çobanın kaval sesleriyle düet yapıyordu.Telgrafın orta yerinde gelmek isterdim yazmayı beceremedim.Sözlerim gelecekti çok önceden.Huzur kapısı zedelenmesin diye durdum,ve sakladım eğri kelimeleri kendime.Ve nasılsa an yakındır parça parça salıvermenin bedendeki sıkıntıları, biraz daha sabra niyetlenmenin zorda olsa yeridir ve o günler hayali bahçelerde dualarla ekili fidelenmeyi dilemektedir.
           Kime sorarsan sor, kavli olmayanın yeri yok yazılı tabelalarda. Bende bir kahkaha, gülme. Deyiverdim kimden sorulur hesabı, yasası.Bunlar emri-vaki uymaz bana zaten.Adını uygunca diyemedim mi bendekilerin? Sayılanlardan feragat etmek tutsak oluşların nedeni sayılmaz.
               Uymak biçareliğine amadeyiz yine de biçili kaftanlarının gereğine, her yeni gün sığalım diye kalıpların hükümlerine, ödünler veriyor eriyoruz ince ince.
                Yarın bugünden daha fazla sığacağız küçük yürek hanelerine, yarın daha fazla peşkeş çekeceğiz ümitlerimizi mükemmel bilmem ne sıfat tamlamalarını hak etmek için ve çözüleceğiz yaz günlerinde buz kütleleri gibi.
                Bir gün eridimli cümleler kurarsa neşe yerinde adam, bilirki değildir keyifden, değildir yakaladığından o mis yüreklilerin hayaliyle kurulu günleri, değildir o yükseklerde ol diye konulmuş mükemmel zevat tasvirine benzediğinden. Bir acının, hecelerde anlatılması pek mümkün gözükmeyen ruhdaki gelecek hayallerinin yittiğinin sızlanışıdır oysa cümlelerin anlattığı, bilen mi var? Bilmesin, diyemesin, bakamasın zaten adam gayrisinde oluru da yok. Kalıplardaki düşüncelerin hakkını vermekte bu değil mi be adam?

9 Ekim 2010 Cumartesi

Kahvehane Masası


Beşi bileşince adamların kahvehane masalarında

Ne memleket meseleleri çözülür ,

Dem vurur

Canları,

özlerine has ariflikle

sorarlar devletinin büyüklerine Ahmet kutsi nerdesinlerini,

Adamlar bilir,

Gerçeği arardı.


Hali gören,

duruşma sanığına yazıklar mı etmiş,

sessizleşir,

soluklar sonlarını tantanın

lafa yakınlar,

gelirler basiretsizliğe tıpış tıpış,

korur Adam vakur metanetini

Aç Kapıyı!

Sıcak dost rüzgar uğramaz sanırdım bu engebeli, dik vadiye.içimdeki heyecan, tozlu tabanlarıma haydi diyerek selamladı beni.diyemedim sen kimsin? Madem ırak yolların gelenisin, yanan ateşimin otur başına.Meşeden çay ikram edeyim.

- ”Anımsamadın beni, bilmiyorsun..ne önemi var ki! Gitmeye mahkum değil miyiz başka yerlere.” Dedi.”

- "Kapı yok.Uçunca ellerimin arasındasın.Ve o sensin” dedim deli rüzgara.Sen baş ucumdasın.Arananlar geldiğinde ben geldim demeyecek,hissedeceksin.Ve yine onu gözkapaklarında kıpırtıdabileceksin. Selam götür geldiğin yere.Selam Götür Geleceğim yere.Ayrılık demesen buna.

Sıcak dost sesi,ılgıt ılgıt dağlarda...Diyeceğim ansızın ben geldim. Aç kapıyı!

Sahanda yumurta ve çift sarılı sevda

Paslanmaz tava olarak yaşamaya çalışıyoruz hayatı.Çokca gün görüp hayata anlam kazandıran şeyleri bilir kişi edasıyla süzüyor ve karalıyoruz sayfaları.Kuşakları belimize dolayıp, o yaz dilli insanların sıcaklıklarını ılıştırarak leylak kokusuna talip olduğumuzu söyleyip duruyoruz. Sevdası yaz gibi olanlar, hiç düşünceleri yok gibi kirazları kurutarak İstanbul un işlek caddelerine gelmeye çalışıyorlar.
Gariplikler olurken gözlerim uykuyu yokluyor.Gözlerim mis’i yokluyor ancak arandıkça kıymeti artıyor ve bana uğramıyor aradıklarım.Meskenleri örümcek bağlamış, içinde insanlar özlemleri asmalı kartonpiyerlerde sallandırarak süs diye yüreklerine madalya belliyorlar.Kuzum bizi kandırıyorlar.Çevre çevre üzerimize attıkları ağları verilmiş ödül olarak yutturarak parmaklarımızdaki hareketsizlikten faydalanılıyor.
Yürekleri paslanmaz tavada tek yumurtada çift sarılı sevda umuduna haşlamak değilse nedir bu? Gün gelecek olacaklara bakın diyerek özlemleri, tereyağındaki koyu sarıya peşkeş çekiyorlar..ben düşümdeki güzel günlerde sayfalarıma hiç ayrılık yazmamıştım.Hep dilimin altında kendime fısıldadığım yemyeşil orman yollarında, mızrabınla, türkülerin arasındaki Yahya Kemal şiirlerine saklamıştım zamanı.Parmaklarımın arasında, dilim ucunda bir yazmaya koyulunca Orhanlarla oyun oynarcasına seviştiğim, kendimden geçtiğim hayalimdi bizli günler.Ne günlük mecmua dilini sarf ettim fısıltılarda, ne de şehir efendilerini argo lisanını tuttum içimde, sakladım tüm gerçeği kendime.
Durmak zamanı değil yutturmacalarını, her şey güzelken motive olmak adına kandık göründük. Yağmurlar biz er meydanlarındayken yağınca , yüzlerdeki gülümseyişler, mutlu ifadeler esmer yanaklardan süzülürek aktı, geride kalan bilmediğimizdi, öğrenmek nasip oldu gerçeği.
Ve insanların içi gibi değil maskelerin anlattıkları. Ortaköy’ün bilge havasından etkilenen sokak köpeklerinin asaletine şaşırıyoruz. Şehrin oksijeni az, dumanı bol kimyasal havalarında bilime yatkın olmak istedik.Yazarlar evi kafede pahalısından Türk kahvesini içerken gözlerime yazdığım yan masadaki sevdalı bakışları, çıkışta gürültülü kavgayla yüreğimden silmeyi ihmal etmedim.
Zor bilge adam havaları.Zor okuyunca birden çok anlamak.Sevdası ışık olanların yüreklerine dolacak sevda meleği sadece sev duygusuna ilişmiyor.Ve içime sinmiyor tükenmekten mutlu, tükenişe alkış tutanların sitemsiz bakışları.

GöRDÜM

Gördüm ki giderken bıraktığım gibi değil odam, masam, yatağım. Değişmiş sanki. Yokluğumda içi sızlayan oldu mu bilmem. Garip olmak, farkı yakalamak adına çarpışmamaya niyetli olunca güzel. Olması gereken ne varsa sayfalar dolusu yazılmaya söz verilmiş neler yok ki getirdiğim. Üzülmeye söz vermiş! Bende sanki sıkıntısını katmerlendirme görevini üslenen adam gibi aynı anda olduğum yere çakıldım. Varsın yanlış anlaşılsın sözüm. Ve varsın yanlışsa sıkıntıya kilitlenmeye başlasın. Kaparım gözlerimi ve usulca kapı eşiğinin altında saatleri kovalayarak yazılmayı bekleyen hikâyeleri raftan çıkarırım. Tozlu yollardan geldim diyerek duygunun sömürüsüne başlamamak için sakinim şimdi. Dönmemek, gitmemek ve gidememek... Pek çok olumsuz ifadeyi dağıtmak istemesem de kapı aralamak ve fırsatı sebeplerle sıralamak için saydım, döktüm.Mazeret kapısının nedensiz bekçiliğini yapmak içimdeki acayip yaratılışlı ruhun görevi mi bilmeden?

Gözler uykuya niyetleniyorsa alacaklılar gibi kapıya vurmaya alışmış birilerinin olduğunu sanışım psikopat özlemlerle tırnakların ölçüsünü kaçırmış olabileceğim anlamına gelmez sanırım. Sözde hiç bir şey umurumda değil...Farzı muhaller arenasında takıntısız havasına bürünmek istesem de kıpır kıpır oynayan, yerinde duramayan, titrek ellerimi gizleyemiyorum işte.İhtimallerde dahi yazılmasa da peşin görülen rüyaların bol kepçeden hayra yorularak yollara düşüleceğine kanaat getirişim hoş elbet. Fakat bilinç altındaki özlem duygusunu kazımak için haklı nedenleri sıralayıp duruyorum uzun vakit. Bu arada habersiz görünen dürtülerim heyecanlardan ne zaman ve hangi yollarla kurtulur kim bilir? Günlük yazarak yola çıkan adam sadece Pazar diliyle yazmaya devam ediyor ve yazıyor..

Hangi umudu yitik adam gelir ki Hasbağlar’a. Yeni varsayımlarım sonu her ne kadar gelmeyecek gözükse de buralarda kağıt kalem ayrısı gayrisi olmayan iki sıcak dost gibi göründü ilk anda. Uzun soluklu bakışla neler gördüm anlatamam. Tarifsiz desem abartı olur mu acaba? Kalem parmaklarımın arasında geometri ifade etmeyen belirsiz hareketler yaparken kendi kendime neler kurgulayabilirim sorusunu sordum. Kendi etrafında uçarken ateşin sevdasında düşen pervaneler gibi döneceğim hayallerin çevresinde.”Gel desem bilirisin gelirim.”ifadeleriyle yoğunlaşan, anlaşılma hevesinden yoksun dizeleri dökerken aslında uzaklarda paçavra saçmalarına sarmalanmış, tebessümlerimi cezbeden birileri var. Onların peşinde gelecek vuslatla edebi olmaktan vazgeçerek sade anlatımla neler yapılmaz? Yine istekliyim. Yalan yok taşacak ırmak gibi değilim yazarken. Fakat yazmaya mecbur bırakacak mucizevî sebepler üretmeye de çalışıyorum. Göründüğü gibi hissiz ve duygu yoksunu değilim. Sorular ardı sıra gelir mi bilmem? Ne diyorsa sorular eminim ki binlerce yıldır insanların arzusuyla tutuştuğu o mükemmellik arayışı, ezberimize biz doğmadan on binlerce yıl evvelinde girmiş bir şey, yeni değil. Görüyorsun ya kabul ve retleri en baştan ortaya koyma zorunluluğumuz varmışçasına ince ince anlatıyoruz güya. Kimin umurunda.

Sessizliğin yanı başında, Pekkan Tepe bakıyorum. Hani görev öncesinde neden ve nasıl çıktığımın ifadesinde zorlandığım tepe. Evet, kardeşim dediğim gibi o tepe artık benim için bir anlam ifade ediyor. Umurumda mı hayır bu da değil elbet. Kolayca kestirmeden yola çıkmayı başarıyorum içimde. Bilgisayar mantığı gibi kabul ve retlerle yaşamaya, esnekliği unutmaya başladım yine. Ey ruh gel ve düşüncelere can ver. Kasılan ellerim, soğuyan bedenime bildik sıkıntılar yüklerken tarihe geçmeye hazırlan yazar edasına mı bürünüyorum. Bana memleketimin inince çıkması zor tepesini, gelerek görme fırsatı düştü. Papazın ayinine benzeyen melodi alışılmışın dışında olunca onlarca kez dinleyişimi, tanımayan normal karşılamasa, şaşmam doğrusu. Paragrafları, toplamda çizdiğim dairenin içine sokunca ilham bulabilir misin? Ya yarıçapı 1 metre bir alanda 1 hafta geçirecek olsan? Diyelim ki karanlıkta, Kırmızı Dağın kuzeyindeki benim için esrarengiz mağaraların birinde güneş ışığı görmeden 1 ay geçecek olsa! Hayattan zayi olacak 1 ay mı, yoksa iradenin zaferi olacak 30 gün mü? Hangisinde kalemin coşar. Hurdacı edasıyla eskiler alarak, kursağında kalır her yeni şey. Dini bir vecibeyi yerine getirecek gibi sıkıştık diyebiliriz mekâna. Sızlanış tarzında hürmetsiz cümlelerin nedeni ondan. Pek mutlu edici olmayan haber ve görevlerden uzak olmak burada bulunuşun sevindirici olanı.

Neden suskun adam? Elini apış arandan çıkar ki titreyen dişlerinin çıkardığı sesi gizlemesini sağla. Evet kendinle konuşmaların derince verilmemiş hak gibi? Neler diyorsun? Ucuzcu pazarlara nihayetsiz özlem duyulmasının sonu yok mu? Ayakların gitmeyecek ilerilere. İsteksizliğin korkak damgasını alınlara etiketlemeden şişkin göğsünü artık boşaltmalı bay manyak? Hızla nefes alışların karşındaki, bazen bilinçaltındaki düşüncelerde kabul edilmek için değil mi? Evet uğraşımızın nedeni arka bahçedeki yeni yetme fidelerdeki sevinç naralarını fazlasıyla hak eden gençlik serzenişini hissettirmek için. Potansiyel olamamak ve eskimeye yüz tutmak korkusunu yutkunmak ? Bunu sanırım yapamayacağım. Sıradanlık damarlarımın içinde dolaşması mümkün gözükmeyen kan gibi.

Çekirdek tanelerinin diş arasındaki boşluğu dolduramayışına kızıyorsun. Bakma etraflıca.Esnek kullanımlı birçok kelime ezberinde olmasa halin yerinde olunca gül yapraklarının her birinde sayfalar dolusu sığabilir.

Boşalan su deposunun deliklerini kaplamak , depoya eski kalitesini kazandırmanın imkansızlığı gözüküyor.Öyle inanmışlığına kendisinin de tahammülü olmasa da botlarının ıslak ayaklara esans etkisi yapan dayanılmaz kokuya duyarsız kalıyor işte.Değiştir!Değiştir!Ve değiştir!

Burnuma yakan ekşilik içine kapanılacak bir yer buldu. Besmelesiz adamlarının bulunmadığı, küfürden kavgadan on binlerce metre uzakta .Huzuru mağara adamının ateşe hayranlığın anlatır gibi anlatıyordu. Okumuş olmak neyin sonucu? Okul sıralarının daimi üyesi olmak kırılan ümitlerin engeli değil mi? Adı yüksek olan okulların ardı sonu gelmez günlerin hapishane gibi mecburculuğuna takılmak bunu yapmayanlara karşı kazanılmış üstünlük mü?

SONRASI SONRA….

4 Ekim 2010 Pazartesi

Neşeli neşeli

Bazı kelimeleri harmanlayıp düş sokaklarında haykırası geliyor insanın.Uzun terli yürüyüşlerde vardığı yerden kelimeler topluyor ve sus sesleri anlarında söylenecek paragraflar birikmiş oluyor. Özlerinde bereket harmanlanmış yüksek yerlerden bakarken memleketin içine sığmayan kadife seslerinden teşekkül etmiş o uzak lahuti sesleri duyarken, bir şekilde başkalaşıyor hisler, yürüyüşler değişiyor...
Aslında nedir bu diye sorulsa belki bende tarifi yok...Nedir bu diye sorsam ıslanmış bedene ısrarla ve şiddetle vuran yağmur tanelerinin üstümüze yıktığı yılgınlığı,az sonraları ummayı belkide anlatmanın yolu yok. Yokların içtima ettiği anlarda, ter gibi alından hızla düşen yağmur tanelerinin üç klavye tuşuna basarak yumuşamış ellerden çıkacak seslere ortak olması ne garip oysa. Ne gariptir Konak Tepede güneydeki yağmur bulutlarını süzerken bakıvermişsin Birgüle ve önceleri görmişsün kendini perdelerde...
Yelkenlerle akdenize açılıp derin mavi düşlere kuş olup kanatlanacağız sanır insan ufuklara daldığında.Biraz daha uçurumun ilerisine yol alsaydım belki çırparak kanatlarımı gökyüzüne yükselecek o enginlere yakın olarak hikayelerdeki kahramanların şiirsi sahillerine yol alacaktım. Motorlu kayıklarda mavilerde, denizlere özlemimi serinletecektim. Konuştum usul usul duydular mı beni, dinlerdiler mi derin iç çekişlerinin rüzgarlarla ciğerleri doldurduğu anlarda sanki çarşaf gibi kıpırtısızdır deniz, yıldızlar okyanuslardaki bir başına gemi...Kopunca anlıkta olsa gerçeklerden düşler çözüldü belkiler, acabalar güneşin daha uzaklarına uçuverdi....
Hey gidi hey demek kolaylaştığı gece türkülere boğduk geceyi...Urfalardan paşalar geldi kırmızı güller açtı gesi bağlarında,arkdaşlarım oldu eşşeklerden unuttum utanmayı al yazmalı sevgiler ekin olunca bağlarda...
Neşelidir dünya...neşeli bakınca günün griye boyandığı görülen Taşlıca...
Neşelidir dünya,ıslak ve neşeli...

26 Eylül 2010 Pazar

Nerdesin?

Geceleyin bir ses böler uykumu.
İçim ürpermeyle dolar:--- NERDESİN??
Arıyorum yıllar var ki ben onu,
Aşıkıyım beni çağıran sesin.

Gün olur sürüyüp beni derbeder,
Bu ses rüzgârlara karışır gider.
Gün olur peşimden yürür beraber,
Ansızın haykırır bana:--- NERDESİN??

Bütün sevgileri atıp içimden,
Varlığımı yalnız ona verdim ben,
Elverir ki bir gün bana derinden
Ta derinden bir gün bana "GEL" desin


Ahmet Kutsi Tecer

22 Eylül 2010 Çarşamba

Say İnanmadıklarıma

yanaşınca sus sesleri

dinledik yutturmacaları

değildiler olası…


yem olur pek bilge ifadeler,

heveslerine,

su bardağı gözlük takanların

ortaköy ün güvercinli masalarında..

gagalarım bilgiyi

çiğner ağzında büyüterek,

yutmaz arif dili ekşiterek,

edeble kusar,

belki de bir ihtimal.


3000 metrede soğuktu beden,inince ısınır

çamurdur dağlar,

ıslak,

hamurlu,

aşınca

vücut paslanır.


unuturum entel havasını bahariyenin,

Kızılayın –meli – malılarına da

aşina değil hiç düşlerim

Yeter ki 4 telli sobam,

ayak uçlarıma yeter ben pistim desin

desin telefondan yüreğime yakın olan,

ben sana geldim yoktu sesin

desin çağrı yolları açılmıştı pembeleşen ufukla,

sarmıştı sevdam üzerini çöken sisle

Bildiğinde sardığını sevdicek hisle


Hangisinin yalanları allıdır,

süslü yaldızlarla yüreklere serpilmeye hazır,

Hangisinin bekleyişleri gün doğumuna gebedir

dışı düşler kaplı,

cam gibi buğusu ıslak sıcaklıklara aralı


Manalar türetilmek istenilen

Gider Canı elinde kıstırarak deyimleri cebine,

Ataların sözleri yavan ellerde,

Yavan eller gezmelerde…

Geçilir Yollardan

Ve kaçının içinden ellerim geçiyordu sebepler türeterek,

Be senle olmazlar biçilince

Ayaklarına dolandı Ömer Seyfettin kaftanları

Olur mu Kıssadan hisse hadisesiz masallar

Ve olur mu içine reçineler saçılmış,

Basit kelimelerden,

Kuzguncuğun fasit dairesinden

Eli elmaslı şairi çıkar mı?



pek uydurma masalların yaşanıldığı

gizemli Mahmut boğazından

Allahverdi’ye geçilir mi telsizle sorardık

biz uçar uçurumları komandoca,

uzaklara atlardık...


Be hey değince yüreklere umut salan adam,

Denizlerinde balıklar,

Sekerek mi yürür,

be hey gönlü eğri adam,

caddelerinde insanlar dalgalara

dikine mi bırakır kendilerini

Mavi aynanın İvan’a şiiri

Oynama kendicağızınla böylesine,

İşveli,

Sevgili sersemliğinle.

Bazı hayaller boşa çıkar

Bazısı,

Şiir değildiler hiç.


Değişmedin bilinmedin oysa

Ucuzcu yârin görüntüsü,

Sana elem verir başkalaşan siluetlerin koynunda

Avunsun ser-in

Başkalaşan mekânların yolunda.


Tadını almak uğuruna

Kalemin sessiz,

Yüreğin dağlanmış,

İnanmak gelmez içimde.

Gidenim var yelkenlide.

Hicve ne gerek!

Yol üzerinde umut,

Baş şaşınca vazgeçişine darılma

Yanılma alıngan yalnızlığa.


Zamanın zor geçer,

İçinde pişman bir sukut

Derdim sensin der durur

Bir heves ki olmayacakla heyecan bulur

Vazgeç ey gönül

Buda basit bir aşk

Bu da sade,

yitik,

Destina ruhlu bir amaç,

Sonu er geç dibini bulur

Okyanuslar gibi

Mis gibi,

Canda tüten kahve ekşiliği.

Yangınların mı var

Bak yer yer

Yağan yağmurla tanığım

bu soluk sona.