8 Kasım 2010 Pazartesi

Türkülerin YüRekLendirdiği AdaM




Ben hiç görmedim dinlerken türkülerin, dil yumuşaklığında mırıldanılmış şarkıların, retinalara yazılmış, gönül sayfalarına sessizliklerde işlenmiş kalp titrekliğini yüreklendirmediğine.
Ben hiç görmedim karanlık gecede kulaklara temas eden dost seslerinin parmaklarda salınımlara yol açmadığını ve hiç kimsenin yaş pınarında akışkanlığı arttırmadığını bahsedildiğinde masal prenseslerini samimiyet çatısını aşan sevda türküleriyle öptüğünde prensin.
Can nefsin her kapısından akarak geçer... Can nehir gibi bendini aşınca daha şiddetli aşarak ve dahasında daha yeni sınırlarını aşkınca yıkarak geçmeyi diler... Piri fani kapıda bekleşirken son durağı belki de imtihanlarda cenneti diler, cennet umarak neresindedir eşiğin, eşiklerinde bekleştiği yer neresidir unutur....
Ben hiç duymadım kalın puntolarla kurşuni kalemlerle parşömenlere yazılanları silince kalan yeni sayfalar gibidir, taze izsiz ve geçmişsiz.
Sanan aldanmalardadır da cennete vardığına kanmaktadır.
Rüyalardayız ya nasılsa... Rüyalardayız ya masal günleri gibi inanılası değil tüm bunlar... az sonrasını hayırlar umarak beklemeye tahammülü olmayan serseri mayınlar gibi patlama anını heyecanlarda bekleyecek, sabrı yok gibi çatacak nesneler gözetliyoruz...
Türkülerin yüreklendirdiği ve can taşıyan adamın nefsinin hoyratlığında gününü cennetlerde taşıdığına kanışı esasen sebebidir sabırsızlığının ve esasen anı beklemekteki aceleciliğinin nedenidir...
O garip halden sığınarak sığınılacakların sahibine dese de can canlar dilemektedir, herhalde ve her halinde hayır dilemektedir diye fısıldamaktadır,değildir kısıtsız ve dahasında değildir sınırsız, metanete bilenmektedir.
Ve denilse gerçekten de bu parşömen yenidir, ilktedir, ilkçedir... günü daha görmemiş, günü yaşamamış ve dahasın da sonrası yenice yazılacaktır hesaba,yenice bakiyesi tazece tutulacak..... neler diyecek öyle olsa türkülerin yüreklendirdiği, can taşıyan adam canlarına neler ve pek çokça neler...
Giz kapısını aralayarak hanelere ilişecek, esenlik rüzgârlarından bahsederek lodoslarla semtlere esenlikler ve ferahlıklar getirecek, canlarda bir olacak, birde fani olacak, tadacak tadılmayanı, tattıracak masal kahramanı gününü yaşatacak niyetlerin kabul anlarının derecesinde...
Hal hayra gebeyken ve günde doğmuşken der adam gün aydınlık olsun, yastığım altında pamuk tarlaları ve denizler enginliğinde huzurlara yelkenler açsın...
Alınmaz sözlerinin gittiği yere, geldiği yerlere varsın yanlışlar da gelsin... yanlışlarda uğrasın değil miyiz ki insanlardan insan, değil miyiz ki taşıyanlardan canı ?
O söz bende, bu söz sende... geçer ömür geçerde niyetlerdir kalan baki bize.. niyetlerdir taşıyan bizi geleceğe....
Denecek bir söz varsa der ki belki yoktur yarın... Der ki belki yarına kalanlardanız artsız...
Sözlerimi söylemekteyim adamca niyetlerle, söylemekteyim anam yollarıma bakarsa hayırda görsün diye beni...
Ve belki uyanmalardadır uykulardan...tatlı dilli, ceylan gözlü bir adamdır diye umulduğundan nerelerdesin sözleri beklemekte hayra yormak için rüyaları.... Sinelere sinmiş gizli yarelere merhemdir diye klavyelere baskılanmış dua diye kurulmuş satırları kurgulamaktadır.

    Geldi adam sunmak için, geldi söylemek için gemiler kaçmadan sevdiğini,çıkıgeldi..
gerek yok saymaya, gerek yok bakmaya cevap diye söylenip söylenmediğine....
can bendedir, ben canda...
    Bir bindir yürekten söylenince sevdiğine sözler...
    Biri bindir gözlere yazılan dökülünce sayfalara....

Ufukta Gökkuşağı Filmi




Dertlere derman sözleri harmanlayarak bir bağ üstüne oturduk dün. Nemlenmiş toprağa serilmiş plastik zevatın üstünde sıcaklılara kavuşturunca bedenleri, hissettik meğer bizimmiş bağlar üstü. Bağlar üstünde doğmuş, bebekliğimizi, gençliğimizi geçirmiş gibi hissettik sığınacak ev misali yer bulunca. Sandık ki bir zaman sonra kader buyruğuyla geldiğimiz bu yer ata toprağıdır, ata toprağı kokmaktadır. Babamın köyü, ata toprağı gibi geldi bağlar üstü görünce tepeleri sarmış, yollara prangalar vurmuş, insan ruhundaki azabı yansıtır bulutları görünce üst üste yığılı halde.
Baba toprağına olan o sadık özlemi genzinde ılık sıcaklıkla geçirmeye çalışan gurbet adamının bilme ızdırabıyla bakındık Bağlar üstüne sonrasında. Dikkat ettik her ağaca, kıvrımlarla vadiden dolanarak barajlara yol alan derelere, çobanlara ve kuzulara, koyunlara. Bakındık sert inişli, dik vadilerle dantel gibi ince nakışlara işlenmiş, her birinin on binlik yapbozun tanesi gibi bileşince algıda hayranlığı zorlayarak üstüne kalp titrekliği veren manzaraya.
Karadeniz koktu burnuma taze yeşil kokulu, denizin soğuğu vurdu yanaklarıma, yanaklarımın kızıllığında bakıntım köyüm neresidir? Neresidir dedemin evi çocuk oynayışlarımı hatırladığım, neresidir Yalaktarla yolu, Neresidir göl manzaralı Çelen Çukuru bakıntım.
Süzdüm vadiyi şöyle bir….Ve gördüm hissettim memleketimin cennetini. Başkalıklar sardı, hüzün aldı. Yakın mıdır rahmetli dedemin mezarı, yakın mıdır o yıkılmaya yüz tutmuş iki katlı emektar dede evi….Bir gönül rahatlığı gereği için bakındım. Benzettiğim birkaç yeri, umursamayarak gidecek, yakından görecek hayırlar dileyerek özlemlere, ata toprağı özlemlerine sular serpip dinginleştirecektim hatırlamasaydım fermanlara konu olan, saatlerde ol deninler mevkilerin dışında olduğunu hatıraları, özlemleri alevlendiren bahçelerin, evlerin.
Bu yükseklerde olma, duygularda aldanmaya mı zorluyor bilmiyorum. Bu yükseklerde ufka bakmak, büyük okyanuslardaki gel-gitlerden daha elim dalgalanmalarına mı sebep oluyor duyguların bilmiyorum. Bir bakmışsın seher vakitlerinde yürek yurtlarından gurbetlere yol almış sanırsın kendini, bir bakmış hüzünler çökmüştür dağlara, ketum heykellere dönmüştür beden sade bakan görür, yüreğiyle konuşanlar anlar halinden.
Ve bir bakmışsın ıslatırken şiddetle yağmurlar toprağı taze hüzünlere gebeyken, bir yandan bulutların arasından süzülerek bakan güneşle bahar neşesi gündedir hisler. Karışık, işte tamda budur denilesi ruh halinin dışında başkalaşır insanı yükseklerden bakarken… İnsana dair duygular zihinlerden hızla akmaya başlar, kalakalırsın duyguların film karelerinde oynayışına bakarken ufuk hattında, hem ağlamaya niyetlenir, hem keyfe döner hem de cebinde getirdiğin sendelikleri bozdurma fırsatı bulursun…Bulursun da az sonralarında belki ürkekçe çekerek gözlerini usulca durulursun birden, dört nala giden küheylanları dizginlemek için,hoplar kükrersin kendi haline bakmadan.
Böyle bir hal işte tam da o en güzel, o en lezzetli anları yakalamaya başlamışken kestiremeyince az sonrasını, mis heyecanlardan belki ufkun ilerisinde uçurumların var olma olasılığından korkularak, dahası hayır rüyadan korkuyla, dehşetle uyanılacağın şüpheyle uyanılmaya ayılma gayret eder insan.
Adamsa o anları fırsat kollar… Adamsa o anlarda gökkuşağını arar. Yeter ki kızıllaşsın göz kapakları, yeter ki griye dönsün ten, duymayacak hale gelsin kulaklar, duymaz hale gelsin başka sesleri, seyreder ufuktaki kendini ruhunun, düşünün yazdığı, başroldeki kendi gönül hanesindekilerin olduğu filmi, hazırdır ne olursa, nasıl olursa filmin sonu, bilmek ister.
Yükseklerde dalınca ufka izlediğim başkadır her defasında. Başka başkadır senaryoları, başka başkadır sonları, bendeki başka oyuncalar bürünerek başka kimliklere sesler söylerler seslere, neşeden dem vururlar bazı hüzünden, bazı bitmeyen dünya işlerini bitiriverirler, tazelikler saçarak semaya gökkuşağının yedi renginden biri olurlar… Geçmişten geleceğe yol olurlar gizleyerek gökkuşağının altında tonlarca altından insan olma keyfini.
Servettedir gönül, servettedir adam bilince, izleyince matinelerce gökkuşağı filmleri… Cesurdur, onurludur ve dahasında huzur bulur, yanakları ıslatınca yağmurlar, bulutların yorgan gibi sarmaladığı bulutların altında, yedi renkten kendini aydınlıklarda bulur.
Ve aslında ceptekilerin alamacağını bir çırpıda kendine bulup, döner gerçeğe…Döner gülerde geçer yağmura, ıslaklığa, kontrol edilemeyen titrekliğe…Güler de geçer….

28 Ekim 2010 Perşembe

Yazmak dEğİL mEsELe



Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...
Mesele hakkını vermektir sözlerin. Bazı sözler hafiftir hisleri yazmakta bazı hisler hafiftir yazıda. Bir yol olmalı, denmeli, ağır hisleri anlatacak ki hafif kalmasın sözlerde, satırlar adamdaki.
Üç satırda demek mümkün bazı yağmurlarla geleni,bazı baharlarda açan çiçekleri ve beslediği taze doğumları mümkün değil üç günde anlatmak, besmelesine gelmek hiç mümkün değil ömrün üç günü....
Ömrün üç günü;
Dünü,
Bugünü,
Yarını sürer de gider.
Kıymette sözlerin hakkını veren gönül üç ömür gününde pahanın hakkını teslim edendir,bilendir emaneti canda,can yarelerinde,sakınır ellerden el sözlerinden.Ve hatta beynini kemiren şüphelerden ve ürettiği acabalara güvensizliklere yem etmez,kendinden bile korur saklar annenin bebesini koruduğu şefkatle....
Ve denecek sözlerin en kıymetlisi sanır ki adam en bilge şairlerce, yazarlarca denecektir, en edebi ve en ağır edebi anlatım kurallarını geçerek aday olacaktır bilmem ne yazma payelerine ve o payelerden birini kazanlardan birinin olacaktır.
Aldanır adam....
O en kıymetli, en güzel anlatımlı, en etkileyici ve en güzel sözlerin söyleyeni yoktur ve o ifadeler hiç söylenmemiş, hiç yazılmamış, hiçte yazılamayacaktır da.
Çünkü o sözler anlatılır sessizliklerin tam orta yerinde. Sessizliklerin kol gezdiği anlarda sadece onu anlayan yüreklerce duyulur haykırışlar, sessizliğin hafakanlar bastığı anlarda fısıltılarla sevgiler, çaresizlikler ve bilmem ne çeşit insani duygular büyük harflerin tonundan daha yüksekçe duyulur, yüreklere işlenir, hanelerde payelenir.
Bazı bir bakışla, bazı bir dokunuşla ve bazı bir damla yaşla ve bazı seslere sessiz kalarak, bazı bir kâğıda sıkıştırılmış notla söylenir bu sözler...
Bazı istikamette olan arif adam tavrıyla algılanır sözler, bazı hayâdan nasip almış bir biçarenin çaresizliğinde gizlenir, bazı yüreği saflıkta ve samimiyette katmerlenmiş bir adamın utangaç hallerinde ve bazı sıradanlığa sığınmış basit, temiz yürekli adamın yüzünde yazılıdır, okursun duyarsın habersizce hiç vakitler ayırmadan.
Hiç özen göstermeden mekteplerin hangi sınıfına kadar okumuş ve hatta hiç kalem tutmamış olsan dahi tam olarak ilişir düşüncelerine insanın, kavrar ve zamanla gayretler sarf etmeden bir bakmışsındır bu öğrenişten alışkanlıklar peyda etmişsindir zorlanmadan, başkalaşmışsın.
Ve tastamam işlersin bu sessiz sözleri yüreklere, ne olursan ol, ne sıfatta ne makamda ve ne hali beşerde olursan ol bilinç altına bilgisayar kaydı gibi kaydedilir ve silemezsin kaç bin defa unut diye fermanlar dilesen de beden hanendeki maddi, manevi hanelerinden. Ruhlar ve bedenler kabul etmez hiç bir formatı, insan kanunu ve bilmem ne çeşit kalıbı ters geliyorsa  sessiz çığlıkların öğrettiğine.
Tartamazsın, anlayamazsın bazı kantarlarda kaç bin tona tekabül ettiğini. İlaç gibi, Lokman Şurubu gibi sonralardan çıkar etkileri. Sonradan çarpar yürekleri, sonradan allak bullak eder düşünceleri, sonradan değiştirir etkisine kapılanı, hayat algılayışı yeni bir hayat yaşanıyor gibi değişir, başkalaştırır insanı.
Bu deyiş, söyleyiş, anlatma yolu peygamberlerin, bilgelerin, liderlerin ve kalp, gönül adamların kendilerini ifade yoludur. Bu deyiş Yunus’ların, Mevla’naların  deme yoludur. Bu yol hüznü cebinde gözleri yaş dolu olanların, bu yol pek büyük erdemi kalplerine sığmayacak kadar perçinleyenlerin yoludur. Bu yol dünya işlerinin basitliğine menem çeşit maddi olguya zerre değer vermeyen ariflerin, gönül adamı safi yüreklerin doğalca bildiği, ırmakların denizlere kavuşma arzusu şiddetiyle dillendirdikleri, insana ait en güzel melekeleri kendinde toplamışların sessizliklerini dillendirme, seslendirme yoludur.
         Bazı hayalperest denir bu dilde konuşanlara, bazı deli ve bazı maceracı ve bazı meczup ve bazı aşık, toplumca hoşluk ifadesi sınırının ötesindeki sıfatlarla anlaşılmayınca dilleri başlarda. Başlarda öyledir hep önceleri yuhalanır, aşağılanır bayağılanır ve garipsenme fantezileri tatbik edilir anlaşılmayınca dilleri, sınırlar, makamlar, hoş görü kısırlığının bile dışına itelenirler, sayılmazlar adamdan itibarda görmezler önceleri.
         Arifler bilir kıymetini, gönül adamları, gönülden konuşan üçü beşi düşer peşine gönül diliyle, gelecek diliyle anlatan bilgelerin ardına. Kimi öğrencisi olur, kimi yardımcısı, kimi aşığı, kimi doktoru, kimi bilmem ne vazifeyi fırsat kollar ya ayaklarının tozuna müptela olur, gölgelerinden dinler sesleri dolaşırlar dünyayı aşıkca, geçerlerde vazgeçmelerden bir yoldan yollara nehirlerde damla olmaya gayrete hayretle coşkun olur, geçerler geçitlerden kah giderler zordur pek zahmetlilerinden, kah geçerler gülerek bu da tat denerek sulunun envai çeşit zevklerden.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır...Mesele Yunusca, arifçe anlatmaktır sözleri…Can vermek anlattığına ve o sözlerle hayata hayat katmaktır usulca.Sulu günlerde susuzluk, güneş kavuruculuğundan serinlik vermelidir anlatılan. Bir nefeste çıkarmalı yüce engin yüksekleri, ve bir nefeslik anda tartılarda dünyanın merkezine çakmalıdır düşünceleri.
Tadılmayanı bildirirken bizden, bu dünyadan bilmem kimin felsefesinden, öğretisinden aşkınca başka bir dille söylerken herkes anlamalı ve gönül hanelerinde geleceğin pürüzsüz yüzüne şaplak gibi çarpmalı. Düşüncelerden akarken pınar suyu tadı lezzetler kalmalı damaklarda ve içtikçe usanmadan her defasında başka lezzetler sunmalı ve daha fazla lezzet vermeli dinleyenine.
         Söz sahibinin dilinde kıymetlenir. Kimsesizlerin kimsesi derken kıymeti koyar tartılara sözleri. Bilgenin hafiftir sözü kendinde ve sarf eder binlerce kez ben gibi insanlara tartılarda, gerçekte karşılığı pek çok ağırdır, manidardır sözleri.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler... Yazılırda an olur uzaklara varılır. İçi boş abartılı ve sonunca çıkmaz sokaklara varan, zamana boşlar geçsede olur gözüyle bakan cümlelerde yazılır. Sayfalar aşılır, ciltlere varılır bir varmışsın koskoca arpa tanesi yol alamamışsın.
Yazdı mı Yunus’ça yazmalı, Yazdı mı Mevlana’ca yazmalı, Aşık Veysel’ce söylemeli… Yazdı mı arifçe yazmalı ki azda deryalar, çokta enginler sunmalı sessiz sedasız, şimdiden başka bir şeye hitap etmeli.Yarını aşmalı, yarın kolay gelmeli, insana gönüllere asırlar sonrasında taze meyve kıvamında lezzetler sunmalı.
Aslında mesele değil yazmak bir şeyler. Yazılırda çok kalabalıklar edilir saf saf toplayınca bire denk olmayan. Maharet bire bin tadı vermek… Maharet şırınga ettiğinde lezzeti bildirmeden, gürültüsüzce yüreklere ferahlıklar, esenlikler serpmektir düşüncelerle.
“Hem arif hakkı için, hem de hakkın hakkını vermek için” demek gerek ve çekilmek gerek usulca geriye….

25 Ekim 2010 Pazartesi

EkMEK (eskilerden)

                                                                           
Bir söz söylenmeli...bakar gibi ufka şimdiyi düşünmeden kısıtsız,engelsiz olmalı...yol var gidilecek...iz var sürülecek...can var özleme, vuslat kıvranışlarına gebe.. adam belki görmüştü bu düşü, belki taşımıştır göz kapaklarında önceden...bu evvelinden fersahla ağır, fersahla mis kokular yüklü... yollar kıvrımlı...yollar yokuş... yollar sabır tohumları ekili...istikametteyiz sebebi adam olma gayretinden, adamlığa verilmiş yeminden...hak bilip hak söylemekte adam...yalansız, temiz şiveyle olanı söylemekte, olacağı fısıldamakta ama hep istemekte güzelini...canı yüreğe koymuş adam...dünyayı canında görmekte, canında dilemekte...sevgi hecesi tartıda hafif gelir bu dileyişin ölçüsünde...ben candayım...can bende...ne un denir...nede su denir ekmeğe...bundan sonra hayırlısına dönüşmüştür adamla onun canı...gerisi boş....anlamsız ve düzmece..

24 Ekim 2010 Pazar

Masal



Mühim bir vazifeyi gerine getirir gibi
Bürünmüş takındığı sır havasına
Ve yol almaya devam ediyor
Gidiyorsun
Parmak uçlarında usul usul
da Nerelere
Neresi yönün.
Masal kahramanı gibi elinde kılıç...
Gecelerdeki elim düşmanlara amansız sonu hazırlamak için
ketum düş perdesindeki bakışlarla
Sana kattığın beni yarına çıkarmaya söz vermiş
birde heyecanla kendinden geçmiş...
yüreğindeki tempolu atışları dizginlemek için
atına dehler seslenmiş
Gidiyorsun

Bugün ben senin yerinde
Ben senin yerine
Diyerek...
Yol almaktasın panayır vakitlerine alaca karanlıklara
Eğer sevginse gittiğin yerlere götürdüğün
Ve eğer kalbinde söylenmemiş üç sözün deme zamanını geri getirmekse...
Duraklarında yazacak
“Hoşlar bildi evvel denmeli olan sözler
Hoşlar geldi dudak kıvrımlarına
Tebessümde sabit kalan
Tebessümde,
Umutla kalan.”

Gördüğün sözler canlara yazılmıştır diyecek durakların bekleyeni...
ve sana dualar belleyecek seslice....
Güzel günlerde göresin kendini...
Ve fısıldamıştı evvelinde sesi
Beni duydun mu?
Beni bildin mi?
Bildinse eğer,
Hislerde kıpırdama olduysa eğer
Dönüp baktığın yerde gör beni...
Anlıyor musun sözlerimi
Anlıyor musun biz gibi
Gizem ağaçlarında meyve veren,
Bahar tadı meyvelerde mevcut gökkuşağı renkleri.
Ve kuşağı renkler saçılmaz gökyüzüne
Saçılır göz kapaklarından damla damla sıcak yaşlar saçılınca yürek yerlerine
Uzaktaki güneş
Sır perdelerinin ardında göz kırpınca
Darmadağın dağılır gözlere yedi renk,

Yedi his
Yedi umut
Yedi neşeyi sabitlenmiş durak
Ve yedi beher çeşit çiçeklerin kokusu
Ben sana koktum mu?
Koktum mu yuvalara sızarak
Sesimdeki gelişleri duydun mu?
Duydun mu?
Sesime yazdığım senli düşleri masalını...
Kılıcını al ve
Dehler bile Küheylanına dehler haykır!
Kurtar mahpus kalmış beni?
Kurtar kılıçlarını kana bulamadan yedide niyetlenmiş sonraları
kurtar ey kahraman yediden önceye bulanmış geçmişi....

21 Ekim 2010 Perşembe

İnsan OLduM!



Küçük bir odada olanları anlatmak için, klavyede tuşları hafifçe ezerek başlamanın bir yolu önce ufka bakmaktır. Doldur boşalt kelimeleri, ardı sıra koşan cümleleri yakalayabilme çabasının hakkını vermek gayret ister . Gün doğumunda damaktaki tadı, yastığa kavuşunca bedendeki ağırlığa, zihne, lezzetli bir şeyler anlatmak gerek ve umarsız, kısıtsızca üzerimize yağacak tüm acabalardan korkusuzca olanı dillendirmeli. Başlamalı kaymak tadı hikayelere, göğüsler siper edilmeli tereddütlere ve takılmadan hecelere hoyratça koşmalı koşmalı, yorgunluktan dizlerin feri kaçana dek uzaklaşmalı engellerden...
            Yaşadıkça güzeldir hayat.. Yaşadıkça, kazıyarak tırnaklarla, tırmanmak yukarılara güzeldir. Fırtınalı gecelerden geçerken yüreğe konmuş güven veren huzura sığınarak bir başka güne gelineceğinden emin olmak düne itimadın bir gereği, ellere sıkıştırılmış anahtardır. Güvenmeden bir başkaya yol alan bir adamın masalını yazmak, ona pek ağır ifadeler yüklemeden arabesksiz, ironileştirmeden, Yunan mitolojisindeki kahramanların akıl almaz becerileri gibi her olanda imkânsızlıkları başarmış, iyi yürekli sersem tavrı sarmalamadan ona kimlik vermeli, sadece vatandaş kimliği biçmeli bilsinler gayretinden uzak olarak.
            Adamı anlatmalı yaşların bağrından kaçınarak, adamı anlatmalı keman gıcırtılarının meydana serildiği, melodilerin dans ettiği anlarda yüreklere su serpen benden epeyce uzaklara giden gecedeki adamı.
            Sevgili sen,  beklediğim kırağı vakitlerinden gelirsin diye. Bekledim çocuk umutlarının yüreğimde harmanlayıp dükkânlardan elma şekeri alıp Ayşe seslerine sarmalamayı, bekledim. Bekledim prenses ayaklarının Hasbağlar toprağını ezmesini, şiddetle esen rüzgârın için atılmış zerreciklerini ciğerlerime solumayı ayaz soğuklarında hasretlere bulanıp. Şimdi o uzaklarda gördüğüm yarınlara pek az vakit kalmıştır. Şimdi kulakların pasını silmeye, yüreklerdeki ekşiliğe lezzet katmanın arifesindeyiz ya ondan bu yaşlara gebe oluş, ondan burunlara salınmış kahve acılığı.
Gördün mü beklediğimi bildin mi? Geleceğim yerlere ben gibi sözleri, ben gibi gözlere temas edecek adamın resmini ellerine çizip o an geldiğinde selamın hasını vermek üzere ellerini kaldıracak mısın başın üstüne.
Odaları sessizlik kaplamıştır. Odaları rüzgârın geceyi boğan gürültüsünden kaçmanın telaşı doldurmuştur. Uykularda ve uykusuzluklarda biriktirdiğim cümlelerimi kirpiklerime sakladığımı, onların bazı apansız hücum ederek satırlara akmasını istediğimi bildim mi?
Bugün yarının arifesidir. Bugün yarındaki neşeleri biriktirme vaktidir. Depolardaki hüzünleri harcamak için acabaların satırbaşı edilmekten imtina edileceği anların kuyruklarda perişanlıklarını katlama bekleyişidir. An gelince gönüldeki maskeleri savurup benlere kavuşup biz saflarına, biz hanelerinde soluklukları salıvermeye, besmeleli bakışları yoğunlaştırarak taze anıları şükürlerle Mevla’ya gönül teknelerinde yoğuracağız.
Kabul anlarda mazeretlerimizde kalmayacak… Kabul yorgunluklardan, odalara, taş duvarlar arasında sabitlenen bedenlere sitemlerinde esamisi okunmayacak. Denilecek ki seslendiğim yerlerdedir maddem, seslendiğim huzurlu mabetlerdedir ruhum. Ben sana geldim duydun mu? Ben sana seslendim işittim mi gizine cevabını mırıldanarak tebessümle yanıtlayacağım.
Ve diyecek ki  kirpiklerimin taşımaya gücü yetmediği..
”Yuvama kavuştum. İnsan Oldum!”

18 Ekim 2010 Pazartesi

Üçten Önce

Üçten önceydi. Bir dost sesi bekleyecek, ümitleri toplayınca bile birikecek sabır yoktu Adamın. Kalın tekerleklikli Mercedes yola haydi deyince bitecek ve dahası kalmayacaktı.
Gelemem diyemezdi uzun cümlelerle, ince alakalı bağlar kurduktan sonra. Dudağını paslandırdıktan sonra yüreğime bulaşması muhtemel yeni kiri usanç boyutuna varmadan fark etti. Önce esprili kelimeler yokladı kendinde demek için. Anlamasını istemedi gideceğini sakince.
Manidar olsun demek yerinde olurdu. Gülerek, onlarca kez suya anlattığını, şekillerle çizmeye çalışsa da benzetemedi bu kez. Çok duygusalsın yakıştırmalarını hak etmediğini gösterdi yine de. Sade heceli cümlesi tam diyemedi gerçeği.”Uzaklara gidiyorum gerçekten uzaklara”.
Nasıl olurdu rakım kazanmak adına yorulan ayak tabanlarını şişiren yenilginin suskunluğu. Adamın hikayesi bitmez mi hiç? Yol düşkünü adam dualarla sersem heveslerine erdem maskesini geçirirken ulak zamanında yerine varsa ne hoş olur! Bak dersem oluktan akan suyun tazeliğine, enfes makamla vurgun olmasına neler demeliyiz  sevdasının!
             Çaresizliğimizi eli maşalı canavar şekillerine bürünerek mi engelleyeceğiz. Biriktirdiğimiz duygularının sonu gelmeyecek sanarak ağlamaktan bir kez daha vazgeçmeliyiz. Damla damla akarak yakarmayı, elini Mevlaya açarak umudun tükenmeye başladığında yerin altından medet ummayı unuttuk mu? Sorular sorular... Ergin gerçeklerin yarınsızlığını kendimize bir türlü ortaya konulamamış sabrın büyüklüğüyle mi karşılaştıracağız..Haydi gel de inan  sen buna şimdi...
            Yenisini almalıyım kendimin. Tazecikten kitap sayfalarında sakin adımlarla gezerken sebeplerin ulaşabileceği zirvelere oturup bakmak isterim. Emin olabilmenin yolu var mı? Bundan yirmi asır önce insanın  binlerce sayfa dolduracak şeyler yazarken kalemi suskun silahşor boynu bükük geziyor.İnsanın büyüklüğü hayallerinin büyüklüğüyle eş değil mi?
            Kimsesiz olduğunu sandığın anda bir bakınca etrafında binlerce olursa bunun adı şaşkınlık mı olur? Aranılan delilik erdemi arka sokağı olmayan, hatta hiç sokağı olmayan Hasbağlar’a Çıkmaz sokak tabelalarını asan kim? Durmadan yürüyerek hayallerine varacak kaç adam var etrafında.
             Bir ilkin ortasında mucizeler anlatacak Dede Korkut. Saksıdaki gülün soluk yüzü buruşukluğa meylediyorken olmayacak tıkırtıların sesleri 5 kilometrelik mesafeden rahatça duyulabilir oldu. Sözler verilecek, onlarca adamın ne dediği önemli olmasa da. Şair ruhun gevrek yüzü, anestezi uzmanı edasıyla yürüyen adama o mis yüzlü sevdiceklerin hesabını nerelerden sorsun ki.
Bir anda şafak söker uykusuz gecenin ayaz soğuğunda. Taş tepede dualı ifadelerle yakardığımı gizleyemem. Yunus Emre’nin sevişi gibi sevmeyi, tıkanıkları olan damarlarımdaki şefkati açmasını umuyorum.Ben sallanarak gelirim yollara ancak bazı bezginlik piri diller göz kapaklarının üzerindeki kirpikleri sorun sanır.Esen lodosu üzerine yığılmış sıkıntıların mihrabı, sıcak şehirlerin çok katlı binalarını çıkılması zor yükseklikler belleyip yaşamdan şikayet ederler.
        Adam düşünür yüreğindeki sıcaklıkları meyletmez yağmurla gelen sıkıntı emarelerine. Düşünür Yavru kuşunun masalını yazmaya, meyillidir bir destanın içinden çıkmaya hazır kahramanlara kimlikler biçmeye ve şanslıca sandıklarında onlarca kalemi vardır. Envai çeşit, öbek öbek bütünleşmiş hazır kıta küheylanlar gibi coşmaya şerefli mürekkepleriyle  emrindeler adamın.
      O mis yüzlülerin berraklığında, aynalarda yüz hatlarının kıvrımlarının milimetrelerini çoktandır bilse de bakınca ender uyumlu anların farkını getiren benliği gizleyemez aynalarda. Adam derki ”Divane değilim, divanenim nasıl olurda giderim.” Doğan güneş aynı gülüşünde katılaşan sıkıntıları , eriyen buhranları ve sabitleşen ifadelere yön verse de benim Birgül’e getirdiğim ben, benden çoktan vazgeçmiş.
                İstasyonları yok buranın kuzucuğum. Yavru ağzı renkler solmaya başlayalı neredeyse bir ay oldu.Tutam tutam saçlarının küt eden serpilişi melodiler ahengiyle Şarşer Tepede  çobanın kaval sesleriyle düet yapıyordu.Telgrafın orta yerinde gelmek isterdim yazmayı beceremedim.Sözlerim gelecekti çok önceden.Huzur kapısı zedelenmesin diye durdum,ve sakladım eğri kelimeleri kendime.Ve nasılsa an yakındır parça parça salıvermenin bedendeki sıkıntıları, biraz daha sabra niyetlenmenin zorda olsa yeridir ve o günler hayali bahçelerde dualarla ekili fidelenmeyi dilemektedir.
           Kime sorarsan sor, kavli olmayanın yeri yok yazılı tabelalarda. Bende bir kahkaha, gülme. Deyiverdim kimden sorulur hesabı, yasası.Bunlar emri-vaki uymaz bana zaten.Adını uygunca diyemedim mi bendekilerin? Sayılanlardan feragat etmek tutsak oluşların nedeni sayılmaz.
               Uymak biçareliğine amadeyiz yine de biçili kaftanlarının gereğine, her yeni gün sığalım diye kalıpların hükümlerine, ödünler veriyor eriyoruz ince ince.
                Yarın bugünden daha fazla sığacağız küçük yürek hanelerine, yarın daha fazla peşkeş çekeceğiz ümitlerimizi mükemmel bilmem ne sıfat tamlamalarını hak etmek için ve çözüleceğiz yaz günlerinde buz kütleleri gibi.
                Bir gün eridimli cümleler kurarsa neşe yerinde adam, bilirki değildir keyifden, değildir yakaladığından o mis yüreklilerin hayaliyle kurulu günleri, değildir o yükseklerde ol diye konulmuş mükemmel zevat tasvirine benzediğinden. Bir acının, hecelerde anlatılması pek mümkün gözükmeyen ruhdaki gelecek hayallerinin yittiğinin sızlanışıdır oysa cümlelerin anlattığı, bilen mi var? Bilmesin, diyemesin, bakamasın zaten adam gayrisinde oluru da yok. Kalıplardaki düşüncelerin hakkını vermekte bu değil mi be adam?

YAĞMURUN SEVDASI