18 Ekim 2010 Pazartesi

Üçten Önce

Üçten önceydi. Bir dost sesi bekleyecek, ümitleri toplayınca bile birikecek sabır yoktu Adamın. Kalın tekerleklikli Mercedes yola haydi deyince bitecek ve dahası kalmayacaktı.
Gelemem diyemezdi uzun cümlelerle, ince alakalı bağlar kurduktan sonra. Dudağını paslandırdıktan sonra yüreğime bulaşması muhtemel yeni kiri usanç boyutuna varmadan fark etti. Önce esprili kelimeler yokladı kendinde demek için. Anlamasını istemedi gideceğini sakince.
Manidar olsun demek yerinde olurdu. Gülerek, onlarca kez suya anlattığını, şekillerle çizmeye çalışsa da benzetemedi bu kez. Çok duygusalsın yakıştırmalarını hak etmediğini gösterdi yine de. Sade heceli cümlesi tam diyemedi gerçeği.”Uzaklara gidiyorum gerçekten uzaklara”.
Nasıl olurdu rakım kazanmak adına yorulan ayak tabanlarını şişiren yenilginin suskunluğu. Adamın hikayesi bitmez mi hiç? Yol düşkünü adam dualarla sersem heveslerine erdem maskesini geçirirken ulak zamanında yerine varsa ne hoş olur! Bak dersem oluktan akan suyun tazeliğine, enfes makamla vurgun olmasına neler demeliyiz  sevdasının!
             Çaresizliğimizi eli maşalı canavar şekillerine bürünerek mi engelleyeceğiz. Biriktirdiğimiz duygularının sonu gelmeyecek sanarak ağlamaktan bir kez daha vazgeçmeliyiz. Damla damla akarak yakarmayı, elini Mevlaya açarak umudun tükenmeye başladığında yerin altından medet ummayı unuttuk mu? Sorular sorular... Ergin gerçeklerin yarınsızlığını kendimize bir türlü ortaya konulamamış sabrın büyüklüğüyle mi karşılaştıracağız..Haydi gel de inan  sen buna şimdi...
            Yenisini almalıyım kendimin. Tazecikten kitap sayfalarında sakin adımlarla gezerken sebeplerin ulaşabileceği zirvelere oturup bakmak isterim. Emin olabilmenin yolu var mı? Bundan yirmi asır önce insanın  binlerce sayfa dolduracak şeyler yazarken kalemi suskun silahşor boynu bükük geziyor.İnsanın büyüklüğü hayallerinin büyüklüğüyle eş değil mi?
            Kimsesiz olduğunu sandığın anda bir bakınca etrafında binlerce olursa bunun adı şaşkınlık mı olur? Aranılan delilik erdemi arka sokağı olmayan, hatta hiç sokağı olmayan Hasbağlar’a Çıkmaz sokak tabelalarını asan kim? Durmadan yürüyerek hayallerine varacak kaç adam var etrafında.
             Bir ilkin ortasında mucizeler anlatacak Dede Korkut. Saksıdaki gülün soluk yüzü buruşukluğa meylediyorken olmayacak tıkırtıların sesleri 5 kilometrelik mesafeden rahatça duyulabilir oldu. Sözler verilecek, onlarca adamın ne dediği önemli olmasa da. Şair ruhun gevrek yüzü, anestezi uzmanı edasıyla yürüyen adama o mis yüzlü sevdiceklerin hesabını nerelerden sorsun ki.
Bir anda şafak söker uykusuz gecenin ayaz soğuğunda. Taş tepede dualı ifadelerle yakardığımı gizleyemem. Yunus Emre’nin sevişi gibi sevmeyi, tıkanıkları olan damarlarımdaki şefkati açmasını umuyorum.Ben sallanarak gelirim yollara ancak bazı bezginlik piri diller göz kapaklarının üzerindeki kirpikleri sorun sanır.Esen lodosu üzerine yığılmış sıkıntıların mihrabı, sıcak şehirlerin çok katlı binalarını çıkılması zor yükseklikler belleyip yaşamdan şikayet ederler.
        Adam düşünür yüreğindeki sıcaklıkları meyletmez yağmurla gelen sıkıntı emarelerine. Düşünür Yavru kuşunun masalını yazmaya, meyillidir bir destanın içinden çıkmaya hazır kahramanlara kimlikler biçmeye ve şanslıca sandıklarında onlarca kalemi vardır. Envai çeşit, öbek öbek bütünleşmiş hazır kıta küheylanlar gibi coşmaya şerefli mürekkepleriyle  emrindeler adamın.
      O mis yüzlülerin berraklığında, aynalarda yüz hatlarının kıvrımlarının milimetrelerini çoktandır bilse de bakınca ender uyumlu anların farkını getiren benliği gizleyemez aynalarda. Adam derki ”Divane değilim, divanenim nasıl olurda giderim.” Doğan güneş aynı gülüşünde katılaşan sıkıntıları , eriyen buhranları ve sabitleşen ifadelere yön verse de benim Birgül’e getirdiğim ben, benden çoktan vazgeçmiş.
                İstasyonları yok buranın kuzucuğum. Yavru ağzı renkler solmaya başlayalı neredeyse bir ay oldu.Tutam tutam saçlarının küt eden serpilişi melodiler ahengiyle Şarşer Tepede  çobanın kaval sesleriyle düet yapıyordu.Telgrafın orta yerinde gelmek isterdim yazmayı beceremedim.Sözlerim gelecekti çok önceden.Huzur kapısı zedelenmesin diye durdum,ve sakladım eğri kelimeleri kendime.Ve nasılsa an yakındır parça parça salıvermenin bedendeki sıkıntıları, biraz daha sabra niyetlenmenin zorda olsa yeridir ve o günler hayali bahçelerde dualarla ekili fidelenmeyi dilemektedir.
           Kime sorarsan sor, kavli olmayanın yeri yok yazılı tabelalarda. Bende bir kahkaha, gülme. Deyiverdim kimden sorulur hesabı, yasası.Bunlar emri-vaki uymaz bana zaten.Adını uygunca diyemedim mi bendekilerin? Sayılanlardan feragat etmek tutsak oluşların nedeni sayılmaz.
               Uymak biçareliğine amadeyiz yine de biçili kaftanlarının gereğine, her yeni gün sığalım diye kalıpların hükümlerine, ödünler veriyor eriyoruz ince ince.
                Yarın bugünden daha fazla sığacağız küçük yürek hanelerine, yarın daha fazla peşkeş çekeceğiz ümitlerimizi mükemmel bilmem ne sıfat tamlamalarını hak etmek için ve çözüleceğiz yaz günlerinde buz kütleleri gibi.
                Bir gün eridimli cümleler kurarsa neşe yerinde adam, bilirki değildir keyifden, değildir yakaladığından o mis yüreklilerin hayaliyle kurulu günleri, değildir o yükseklerde ol diye konulmuş mükemmel zevat tasvirine benzediğinden. Bir acının, hecelerde anlatılması pek mümkün gözükmeyen ruhdaki gelecek hayallerinin yittiğinin sızlanışıdır oysa cümlelerin anlattığı, bilen mi var? Bilmesin, diyemesin, bakamasın zaten adam gayrisinde oluru da yok. Kalıplardaki düşüncelerin hakkını vermekte bu değil mi be adam?

1 yorum:

Hülya dedi ki...

hiç bir sıfata sığma sen...bunun içinde üzme kendini..
sanki o uzaklarda yorulmuş ancak vuslata da heyecansız bir adam var karşımda...hüzünlendirdi yazın beni...